Sosyal demokrasi, özünde çok kıymetli bir fikirdir.
Eşitlik der.
Adalet der.
Emekten yana olmayı savunur.
Özgürlükleri, sosyal devlet anlayışını, fırsat eşitliğini ve toplumun dezavantajlı kesimlerinin korunmasını önemser.
Peki bugün kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayanların tamamı bu ilkelerin gereğini yerine getiriyor mu?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü siyasette en büyük sorun, yanlış bir fikre sahip olmak kadar, doğru sözleri söyleyip yanlış uygulamaları savunmaktır.
Bugünün sosyal demokrat siyasetinde zaman zaman karşımıza çıkan en büyük çelişki de budur;
Söylemde halkçı, uygulamada ayrıcalıklı; söylemde emekçi, uygulamada makam ve mevki odaklı; söylemde liyakatçi, uygulamada partizan…
Bu çelişkileri görmezden gelmek, sosyal demokrasinin kendisine de haksızlık olur.
Emekten yana olmak sadece sloganla olmaz
Bir siyasetçi meydanlarda işçinin, emeklinin, dar gelirlinin hakkını savunabilir.
Ama yönettiği belediyede çalışanların ücretlerini zamanında ödemiyorsa, taşeron sistemi üzerinden güvencesiz çalışma koşullarını sürdürüyor veya işe alımlarda liyakat yerine siyasi yakınlığı esas alıyorsa burada ciddi bir çelişki vardır.
İşçinin hakkını savunmak, yalnızca 1 Mayıs’ta kürsüye çıkıp konuşmak değildir.
Asıl mesele, yetki eline geçtiğinde o işçinin hakkını koruyabilmektir.
Liyakat herkese lazım
Bugün Türkiye’nin hemen her siyasi hareketi liyakatten söz ediyor.
Fakat iktidara gelen veya yerelde yönetimi üstlenen bazı kadroların ilk sınavı liyakat oluyor.
“Bizden olsun” anlayışı hangi partide yapılırsa yapılsın yanlıştır.
Bir belediyede işe alınacak kişinin siyasi görüşü değil, işi yapabilecek bilgi ve becerisi önemli olmalıdır.
Bir müdürlük makamına getirilecek kişinin referansı değil, mesleki yeterliliği konuşulmalıdır.
Çünkü liyakatin partisi olmaz.
Liyakat varsa devlet kazanır, liyakat yoksa parti kazansa bile toplum kaybeder.
Çevrecilik de seçici olmamalı
Sosyal demokrat siyasetin önemli iddialarından biri de çevreciliktir.
Ağaçların, ormanların, kıyıların, tarım alanlarının ve doğal yaşamın korunması elbette savunulmalıdır.
Fakat çevre hassasiyeti, yalnızca siyasi rakibin yaptığı projelere karşı gösterildiğinde samimiyet sorgulanır.
Bir bölgede yapılaşmaya karşı çıkarken başka bir bölgede aynı nitelikteki yapılaşmaya sessiz kalmak…
Bir şirketin çevreye verdiği zararı eleştirirken siyasi olarak yakın görülen başka bir şirketin faaliyetlerini görmezden gelmek…
Bunlar toplumun gözünden kaçmıyor.
Çevrecilik, “bizim yaptığımız doğru, onların yaptığı yanlış” anlayışıyla savunulamaz.
Doğa siyasi parti ayrımı yapmaz.
Ağaç CHP’li, AK Partili, MHP’li veya herhangi başka bir partili değildir.
Su da değildir, toprak da…
Özgürlük sadece bizim düşüncemiz için değildir
Bir başka çelişki de özgürlük meselesinde yaşanıyor.
Kendi düşüncesini ifade eden insanın özgürlüğünü savunurken, farklı düşünen insanın sözünü küçümsemek…
Kendi eleştirisine “demokrasi” deyip, kendisine yöneltilen eleştiriyi “provokasyon” olarak görmek…
Bu, demokratik siyaset değildir.
Gerçek demokrasi, hoşumuza giden düşünceleri değil, hoşumuza gitmeyen düşünceleri de dinleyebilme cesaretidir.
Sosyal demokrasi gerçekten özgürlükçü olacaksa, önce kendi mahallesindeki farklı seslere tahammül etmeyi öğrenmelidir.
Halkçılık, halkın arasına girmekten fazlasıdır
Bugün siyasetçilerin hemen tamamı halktan söz ediyor.
Fakat halkçılık sadece pazara gitmek, esnaf ziyareti yapmak, kahvede vatandaşla çay içmek değildir.
Halkçılık, halkın sorununu çözmektir.
Vatandaş susuzsa su sorununu çözmek…
Trafik sıkışıyorsa ulaşım planlaması yapmak…
Genç işsizse istihdam yaratacak projeler üretmek…
Emekli geçinemiyorsa sosyal destek mekanizmalarını güçlendirmek…
Kısacası fotoğraf vermekten çok, sonuç üretmektir.
Bir belediyenin yeni araçlarını, yeni binalarını veya açılışlarını anlatması kolaydır.
Asıl başarı ise vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.
Sosyal devlet, sosyal medya devleti değildir
Son yıllarda siyaset giderek görüntü üzerinden yapılmaya başladı.
Bir hizmetin kendisinden çok, tanıtımı konuşuluyor.
Bir park yapılıyor; açılış fotoğrafı paylaşılıyor.
Bir araç alınıyor; tören düzenleniyor.
Bir proje açıklanıyor; sosyal medyada binlerce paylaşım yapılıyor.
Ama vatandaşın sorduğu soru çok daha basit:
“Benim hayatım gerçekten kolaylaştı mı?”
Sosyal demokrasi, sosyal medya görüntülerinden ibaret değildir.
Sosyal devlet; vatandaşın hayatına dokunan, ihtiyaç anında yanında olan, yoksulluğu yönetmek yerine azaltmayı hedefleyen bir anlayıştır.
Ve en büyük çelişki: Adalet
Sosyal demokrat siyasetin merkezinde adalet olmak zorundadır.
Ancak adalet, sadece karşı tarafın yanlışlarını göstererek savunulamaz.
Adalet, bizim yaptığımız yanlış olduğunda da yanlış diyebilmektir.
Kendi partimizin belediyesinde yaşanan bir haksızlığa “ama…” diyorsak,
Kendi siyasi çevremizden biri liyakatsiz olduğu halde onu savunuyorsak,
Kendi tarafımızın yaptığı yanlışı görmezden gelip karşı tarafın küçük hatasını büyütüyorsak,
orada adalet değil, taraftarlık vardır.
Oysa toplum artık siyasi taraftarlık değil, dürüstlük istiyor.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı sağın veya solun birbirine üstünlük kurduğu bir siyaset değildir.
İhtiyacımız olan;
Adaletli yönetim, liyakatli kadro, güçlü sosyal devlet, özgür düşünce, gerçek çevre hassasiyeti ve ahlaklı siyasettir.
Bunların hiçbiri bir partinin tapulu malı değildir.
Sosyal demokratlar da muhafazakarlar da milliyetçiler de liberaller de aynı sınavdan geçmelidir;
Söylediğinle yaptığın birbirini tutuyor mu?
Çünkü vatandaş artık sadece ne söylediğinize bakmıyor.
Ne yaptığınıza bakıyor.
Ve belki de siyasetin en ağır sınavı tam olarak burada başlıyor.
Halk adına konuşmak kolaydır.
Halk için doğru olanı yapmak zordur.
Siyasetin gerçek ölçüsü de zaten budur.
Sözün değil, icraatın.
Niyetin değil, sonucunun.
Partinin değil, insanın.!!

