Bazen insan hayatının bir döneminde durup kendisine şu soruyu soruyor;
“Ben neyin peşindeyim?”
Para mı?
Makam mı?
Şöhret mi?
İtibar mı?
Yoksa bütün bunların ötesinde, insanın gece başını yastığa koyduğunda vicdanıyla baş başa kaldığında huzurla uyuyabilmesini sağlayacak başka bir şey mi?
Benim arayışım galiba tam da burada başlıyor.
Ben iyinin peşindeyim.
Güzelin peşindeyim.
Hakkın peşindeyim.
Belki kulağa çok büyük laflar gibi geliyor.
Belki bazıları “Dünyayı sen mi düzelteceksin?” diyecek.
Hayır.
Dünyayı tek başıma düzeltecek değilim.
Ama insan önce kendi dünyasını düzeltmeye çalışmalı.
Çünkü değişim dediğimiz şey, çoğu zaman büyük meydanlarda değil, insanın kendi vicdanında başlıyor.
Bir insanın gerçek karakteri, herkesin onu izlediği yerde değil; kimsenin görmediği yerde ortaya çıkıyor.
Kimse görmüyorken hakkını olmayan bir şeyi alıyor musun?
Kimse duymuyorken bir başkasının arkasından konuşuyor musun?
Gücün yetiyorken güçsüzün hakkını koruyor musun?
Sana fayda sağlamayacak olsa bile doğruyu söyleyebiliyor musun?
İşte mesele burada.
Çünkü iyi insan olmak, güzel konuşmakla olmuyor.
Hakkı savunmak, sadece kendi hakkımız yendiğinde bağırmakla olmuyor.
Adalet, bize dokunduğunda hatırladığımız bir kavram değildir.
Adalet, bize dokunmadığı zaman da savunabiliyorsak adalettir.
Benim için hayat biraz da böyle bir arayış.
Çocukluğumdan bugüne hayat bana çok şey öğretti.
İnsanları tanıdıkça, hayatı yaşadıkça, bazı şeyleri kaybettikçe, bazı insanları hayatımdan çıkardıkça şunu daha iyi anladım:
Herkesin yanında yürümek zorunda değiliz.
Herkes tarafından sevilmek zorunda da değiliz.
Hatta bazen doğru bildiğimiz yolda yürürken yalnız kalmayı göze almak zorundayız.
Çünkü kalabalık olmak her zaman haklı olmak anlamına gelmiyor.
Bazen bir insan tek başına kalır ama haklıdır.
Bazen binlerce insan aynı şeyi söyler ama yanlış söyler.
Hakikatin ölçüsü kalabalıkların sayısı değildir.
Hakikatin ölçüsü vicdandır.
İşte bu yüzden insanın kendisine karşı dürüst olması gerekiyor.
Ben kusursuz bir insanım demiyorum.
Hatalarım olmadı demiyorum.
Ben de hata yaptım.
Ben de yanlış insanlara güvendim.
Ben de bazı insanları olduğundan farklı gördüm.
Ben de sustuğum, keşke konuşsaydım dediğim zamanlar yaşadım.
Ama hayat dediğimiz şey biraz da bunlardan ibaret değil mi ?
Hata yapmak değil, hatadan hiçbir şey öğrenmemek asıl mesele.
Ben öğrendim.
Bazen acıyla…
Bazen yalnızlıkla…
Bazen hayal kırıklığıyla…
Ama öğrendim.
Ve öğrendikçe insanın aradığı şeylerin de değiştiğini fark ettim.
Bir zamanlar insan daha çok şeye sahip olmak istiyor.
Sonra yaş ilerledikçe sahip olduklarından çok, kim olduğunu düşünmeye başlıyor.
Bir gün geliyor, insan makamın geçici olduğunu anlıyor.
Paranın geçici olduğunu anlıyor.
Alkışın geçici olduğunu anlıyor.
İnsanların bugün yanında olup yarın başka tarafta durabileceğini anlıyor.
Ve geriye bir tek şey kalıyor:
Vicdanın.
İşte ben artık biraz da onun peşindeyim.
Vicdanımın rahat olmasının…
Bir insanın hakkına girmemiş olmanın…
Birinin gözyaşına sebep olmamış olmanın…
Bir haksızlık karşısında “Bana ne?” dememiş olmanın…
Bunların hepsinin bir makamdan, bir koltuktan, bir alkıştan daha değerli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü makamın kapısı kapanır.
Koltuk değişir.
İnsanlar alkışlamayı bırakır.
Ama insanın kendi vicdanından kaçabileceği bir yer yoktur.
O yüzden artık bir insanı sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarını nasıl kullandığıyla değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.
Elinde güç varsa ve onu güçsüzü ezmek için kullanıyorsan, o gücün hiçbir anlamı yoktur.
Paran varsa ve paylaşmayı bilmiyorsan, zenginliğinin ne anlamı vardır?
Makamın varsa ve adaletten uzaklaşıyorsan, o makam sana ne kazandırır?
Bilgin varsa ve bilgisiz olanı küçümsüyorsan, o bilgi ne işe yarar?
İnsan, sahip olduklarıyla değil; sahip oldukları karşısındaki duruşuyla insandır.
Benim “iyi” dediğim de tam olarak bu.
İyi olmak, herkese yaranmak değildir.
Bazen iyi olmak “hayır” diyebilmektir.
Bazen haksızlık karşısında susmamaktır.
Bazen bir dostunu bile yanlış yaptığında uyarmaktır.
Bazen kendinden vazgeçip başkasının hakkını savunmaktır.
Güzel olmak da sadece güzel görünmek değildir.
Güzel kalabilmektir.
Hayatın bütün çirkinliklerine rağmen kalbini çirkinleştirmemektir.
Sana kötülük yapan herkese kötülükle karşılık vermemektir.
İntikamın yerine adaleti koyabilmektir.
Çünkü kötülüğe kötülükle cevap verdiğimizde, çoğu zaman kötülüğü sadece çoğaltıyoruz.
Ben çoğaltmak değil, azaltmak istiyorum.
Bir insanın yüzünü güldürebiliyorsam…
Bir çocuğun umuduna dokunabiliyorsam…
Bir haksızlığın karşısında bir kişinin bile yalnız olmadığını hissettirebiliyorsam…
Bence hayatın bir anlamı var.
Belki dünyayı değiştiremeyeceğim.
Ama bir insanın dünyasını değiştirebilirim.
Belki bütün haksızlıkları ortadan kaldıramam.
Ama karşılaştığım haksızlığa ortak olmayabilirim.
Belki herkese yardım edemem.
Ama yardım edebileceğim birine sırtımı dönmem.
İşte benim arayışım biraz da bu.
Çok büyük lafların değil, küçük ama gerçek davranışların peşindeyim.
Çünkü artık şunu biliyorum:
İnsanların söyledikleri değil, yaptıklarıdır onları anlatan.
Bir insanın “Ben adaletliyim” demesi önemli değildir.
Adaletsizlik karşısında ne yaptığı önemlidir.
“Ben iyi bir insanım” demesi önemli değildir.
Kendisine hiçbir faydası olmayan birine nasıl davrandığı önemlidir.
“Ben hakkı savunuyorum” demesi önemli değildir.
Kendi çıkarı ile hak arasında kaldığında hangisini seçtiği önemlidir.
Ve belki de hayatın en büyük sınavı budur.
Çıkarınla hak karşı karşıya geldiğinde hangisinin yanında duracaksın?
İşte insanın gerçek yüzü orada ortaya çıkıyor.
Benim aradığım cevap belli.
Hakkın yanında.
Doğrunun yanında.
İyinin yanında.
Güzelin yanında.
Bunun bedeli varsa da ödemeye hazırım.
Çünkü insanın hayatında bazı şeyler vardır ki pazarlık konusu yapılamaz.
Onur gibi…
Vicdan gibi…
Ahlak gibi…
Hak gibi…
Bunları kaybettikten sonra kazanacağınız hiçbir şeyin eskisi kadar kıymeti kalmaz.
Bugün belki hâlâ arıyorum.
Belki hâlâ öğreniyorum.
Belki hâlâ yolun başındayım.
Ama artık neyi aradığımı biliyorum.
Ben daha fazla makam aramıyorum.
Daha fazla alkış aramıyorum.
Herkesin beni sevmesini de istemiyorum.
Ben geriye dönüp baktığımda, “Keşke daha fazla hak yemeseydim, daha fazla susmasaydım, daha fazla iyilik yapsaydım” demek istemiyorum.
Tam tersine…
“Elimden geleni yaptım” diyebilmek istiyorum.
Bir insanın hayatındaki en büyük başarı belki de budur.
Çünkü günün sonunda hepimiz aynı yere varacağız.
Kimimiz daha erken…
Kimimiz daha geç…
Ama hepimiz bu dünyadan bir gün ayrılacağız.
Geriye ne arabamız kalacak, ne evimiz, ne makamımız, ne de alkışlarımız…
Geriye bıraktığımız iz kalacak.
Ben o izin temiz olmasını istiyorum.
İyinin peşinden giderken yorulabilirim.
Güzelin peşinden giderken yalnız kalabilirim.
Hakkı ararken kaybedebilirim.
Ama yine de vazgeçmek istemiyorum.
Çünkü bazı yollar var ki sonuna varmak için değil, o yolda nasıl yürüdüğümüzü göstermek için değerlidir.
Benim yolum da bu.
İyinin…
Güzelin…
Ve hakkın yolu.
Belki yol uzun.
Belki zor.
Belki dikenli.
Ama insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığında söyleyebileceği bir cümlesi varsa, bütün yorgunluğa değer:
“Ben bu dünyada elimden geldiğince iyi bir insan olmaya, güzel olanı yaşatmaya ve hakkın yanında durmaya çalıştım.”
Bence insanın kendisine bırakabileceği en büyük miras da budur.
**İyi bir isim değil sadece…
İyi bir iz.!!

