Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sessiz Çöküş

featured

Bir toplumun çöküşü her zaman savaşlarla, ekonomik krizlerle veya büyük felaketlerle başlamaz. Bazen çöküş, çok daha sessiz bir yerden başlar: ahlaktan.

Ahlak dediğimiz şey yalnızca dini kurallardan, geleneklerden veya görgü kurallarından ibaret değildir. Ahlak; kişinin kimse görmediğinde ne yaptığı, güç eline geçtiğinde nasıl davrandığı, hakkı olmayanı almaktan ne kadar sakındığı ve başkasının hakkını kendi menfaatinden üstün tutup tutamadığıdır.

Bugün Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri de tam burada karşımıza çıkıyor;

Ahlak erozyonu.

Hırsızlık yalnızca birinin cebinden para almak değildir. Kamu malını kendi malı gibi kullanmak, torpille hak etmeyene makam vermek, ihalede kamu zararına yol açmak, vergi kaçırmak, çalışanının hakkını zamanında vermemek de ahlaki bir problemdir.

Daha da kötüsü, bunların bir kısmı artık toplumda eskisi kadar ayıplanmıyor.

“Adam işini biliyor.”

“Her yerde böyle.”

“Devletin malı zaten.”

“Ben yapmazsam başkası yapacak.”

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Çünkü bir toplumda yanlış yapan insan kadar, yanlışı normalleştiren toplum da sorumludur.

Bugün liyakat yerine yakınlık, adalet yerine ilişkiler, emek yerine torpil konuşuluyorsa; gençler çalışarak değil, “kimi tanıyorsun?” sorusunun cevabını bularak geleceğini kurmaya çalışıyorsa burada yalnızca ekonomik değil, ciddi bir ahlaki kriz vardır.

Trafikte bile toplumun aynasını görüyoruz

Türkiye’de trafik kazalarının önemli nedenlerinden biri yalnızca yol veya araç değildir. Kurallara uymama kültürüdür.

Kırmızı ışıkta geçmek, emniyet kemeri takmamak, alkollü araç kullanmak, motosikletle tehlikeli hareketler yapmak, yayaya yol vermemek…

Bunların hepsinin arkasında aynı anlayış vardır.

“Bana bir şey olmaz.”

Oysa medeni toplum, kurallara ceza korkusuyla değil, başkasının hayatına duyduğu saygı nedeniyle uyar.

Bir insan kendi canını hiçe sayabilir. Fakat direksiyon başında başkasının hayatını tehlikeye atma hakkına sahip değildir.

Ekonomideki ahlak sorunu

Piyasada da benzer bir tablo görüyoruz.

Fırsatçılık, fahiş fiyat uygulamaları, stokçuluk, sahte ürünler, eksik gramaj, tüketiciyi yanıltan reklamlar ve kayıt dışı ekonomi yalnızca ekonomik meseleler değildir.

Bunların tamamı aynı zamanda ahlaki meselelerdir.

Bir insanın zor durumda olduğunu bilerek temel ihtiyaç ürününü gereksiz yere pahalıya satmak, “piyasa böyle” diyerek vicdanı susturmakla açıklanamaz.

Çünkü kanunun izin verdiği her şey ahlaklı değildir.

Ahlak, kanunun bittiği yerde başlar.

Siyasetteki çelişki

Ahlak erozyonunun en tehlikeli olduğu alanlardan biri siyasettir.

Siyasetçinin görevi makamı kişisel zenginleşme, yakınlarını kayırma veya kendi çevresini güçlendirme aracı olarak görmek değil; emaneti korumaktır.

Bir siyasi görüşe mensup kişinin yanlışını sırf kendi partisinden olduğu için savunmak da ahlaki değildir.

Bugün toplumun en büyük hastalıklarından biri şudur;

Kendi tarafımız yapınca doğru, karşı taraf yapınca yanlış görüyoruz.

Oysa ahlakın partisi olmaz.

Hırsızlık hangi partiden yapılırsa yapılsın hırsızlıktır.

Torpil hangi makamda yapılırsa yapılsın torpildir.

Yolsuzluk hangi siyasi görüş tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin yolsuzluktur.

Adalet, sevdiğimiz insan için başka; sevmediğimiz insan için başka uygulanıyorsa orada adalet değil, taraftarlık vardır.

Aileden başlayan çözülme

Ahlakın temeli okuldan önce ailede atılır.

Çocuğuna “yalan söyleme” deyip telefonda çocuğunun yanında yalan söyleyen ebeveynler, farkında olmadan çocuğuna ders vermektedir.

“Kimsenin hakkını yeme” deyip başkasının hakkını ararken kendi çıkarını öne koyan yetişkin, çocuğuna ahlakı değil çelişkiyi öğretmektedir.

Çocuklar bizim söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı öğrenir.

Bu nedenle ahlak eğitimi yalnızca okullarda verilecek bir ders değildir. Ahlak, toplumun tamamının yaşayarak öğretmesi gereken bir değerdir.

Sosyal medyada yeni bir ahlak problemi

Sosyal medya da bu erozyonu hızlandıran alanlardan biri haline geldi.

İnsanlar birbirini tanımadan hakaret ediyor, özel hayatını teşhir ediyor, yalan haber yayıyor, bir insanın hayatını tek bir paylaşım üzerinden yargılıyor.

Bir ekranın arkasında olmak, insana başkasının onurunu çiğneme hakkı vermez.

Gerçek hayatta yüzüne söyleyemeyeceğimiz sözü sosyal medyada yazıyorsak problem teknolojide değil, karakterimizdedir.

Asıl kaybettiğimiz şey güven

Ahlak erozyonunun en ağır sonucu para kaybı değildir.

Güven kaybıdır.

İnsanların birbirine güvenmediği bir toplumda ticaret zorlaşır, komşuluk zayıflar, aile bağları yıpranır, kurumlara güven azalır.

Herkes diğerinin kendisini kandıracağını düşünmeye başladığında toplum görünüşte ayakta kalır ama içeriden çürümeye başlar.

Oysa güçlü devlet yalnızca güçlü ordusu, büyük ekonomisi veya yüksek binaları olan devlet değildir.

Güçlü devlet; vatandaşının hakkına, vatandaşın devletine, esnafın müşterisine, işverenin çalışanına, yöneticinin emanete güven duyduğu devlettir.

Bunun temelinde ise ahlak vardır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla yasa, daha fazla denetim veya daha ağır cezalar değildir.

Bunlara elbette ihtiyaç vardır.

Fakat asıl ihtiyacımız, “Kimse görmese de doğru olanı yaparım” diyebilen insanların çoğalmasıdır.

Çünkü ahlakın olmadığı yerde kanunlar yetmez.

Ve unutmayalım.!

Bir ülke önce ekonomisini değil, değerlerini kaybeder. Değerlerini kaybettiğinde ise ekonomisini, adaletini ve geleceğini yeniden kurmak çok daha zor hale gelir.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

“Bu ülke neden böyle oldu ?” değil; “Ben bu ülkenin böyle olmaması için ne yapıyorum ?”

Çünkü toplum dediğimiz şey, aslında hepimizin toplamıdır.

Sessiz Çöküş