1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ahmet Özger
  4. Adalet Geldiğinde Kim Kaybeder
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Adalet Geldiğinde Kim Kaybeder

featured

Asıl Mesele Tam da Burada Başlıyor

Bir süredir kafamda dolaşan bazı sorular var.

Belki basit sorular…

Ama cevapları hiç de basit değil.

Adil bir düzen kimin işine gelmez?

Paylaşımda adalet kimden rahatsız eder?

Yönetimde adalet kimin düzenini bozar?

Ahlak kime zarar verir?

Liyakate kim düşmandır?

Ve belki de hepsinden önemlisi;

Neden?

Bu soruların cevabını ararken aslında yalnızca siyaseti, yönetimi veya ekonomiyi konuşmuyoruz.

İnsanı konuşuyoruz.

Çünkü adalet meselesi önce insanın içinde başlıyor.

Bir insan kendi hakkını savunurken başkasının hakkını da gözetebiliyorsa, orada adalet vardır.

Ama insan sadece kendisi için adalet istiyorsa, orada başka bir şey vardır.

Adalet değil, çıkar vardır.

Bugün herkes adaletten söz ediyor.

Herkes hak, hukuk, adalet diyor.

Ama asıl sınav, adalet bizim lehimize değilken başlıyor.

Kendimiz için istediğimiz hakkı başkasına da verebiliyor muyuz?

İşte mesele bu.

Çünkü adalet, güçlü olduğumuzda değil; güçlü olduğumuz halde güçsüzün hakkını koruduğumuzda anlam kazanıyor.

Peki adil bir düzen kimin işine gelmez?

Cevabı aslında çok açık.

Haksız ayrıcalıklardan beslenenlerin.

Bir düşünün…

Bir insan hak etmediği bir makama sırf tanıdığı olduğu için geliyorsa, liyakat onun için neden önemli olsun?

Bir kişi hak etmediği halde bir ihaleden, bir görevden, bir imkandan faydalanıyorsa, şeffaflık neden hoşuna gitsin?

Birileri yıllardır kuralların dışında tutuluyorsa, kuralların herkes için eşit uygulanması neden onları mutlu etsin?

İşte adalet tam da burada birilerini rahatsız eder.

Çünkü adalet terazidir.

Terazi ise herkesi aynı ölçüyle tartar.

Adaletin olduğu yerde “Ben kimim?” sorusunun cevabı değil, “Ben ne hak ediyorum?” sorusunun cevabı önem kazanır.

Ve bu, ayrıcalığa alışmış insanlar için kolay değildir.

Bir de paylaşım meselesi var.

Bir toplumun kaynakları sınırlı olabilir.

Devletin imkânları sınırlı olabilir.

Bir belediyenin bütçesi sınırlı olabilir.

Ama mesele sadece ne kadar kaynak olduğu değildir.

Asıl mesele, o kaynağın nasıl paylaştırıldığıdır.

Birileri sürekli daha fazlasını alırken başkaları sürekli daha azına razı olmak zorunda bırakılıyorsa orada huzurdan söz edebilir miyiz?

Bir şehirde yatırım yapılırken bazı bölgeler sürekli unutuluyorsa…

Bir vatandaş hizmete ulaşırken diğeri sadece tanıdığı olduğu için daha kolay hizmet alabiliyorsa…

Bir genç iş ararken “Ben ne biliyorum?” yerine “Ben kimi tanıyorum?” sorusunu sormak zorunda kalıyorsa…

Burada sorun sadece ekonomik değildir.

Burada adalet duygusu yara almıştır.

Adalet duygusu yara alan toplumlarda ise güven kaybolmaya başlar.

İnsan devlete güvenmez.

Yöneticisine güvenmez.

Kuruma güvenmez.

Hatta zamanla birbirine bile güvenmemeye başlar.

İşte bir toplum için bundan daha tehlikeli bir şey yoktur.

Gelelim yönetime…

Yönetimde adalet kim istemez?

Aslında herkes ister.

Ama kendi yakını söz konusu olduğunda da adaleti savunabiliyor muyuz?

Asıl soru bu.

Çünkü yönetimde adalet demek, sevdiğine de sevmediğine de aynı ölçüyü uygulamak demektir.

Yakınına da rakibine de aynı kuralları uygulayabilmek…

Dostunun yanlışını da söyleyebilmek…

Kendi tarafının yaptığı hatayı da eleştirebilmek…

İşte gerçek adalet budur.

Yoksa bizim tarafımız hata yaptığında susup, karşı taraf hata yaptığında adalet istemenin adı adalet değildir.

O, tarafgirliktir.

Ve tarafgirlik büyüdükçe toplumun ortak zemini kaybolur.

Peki ahlak?

Ahlak kime zarar verir?

Aslında ahlak kimseye zarar vermez.

Ama ahlaksızlıktan çıkar sağlayana zarar verir.

Çünkü ahlak insana “Yapabiliyor musun?” diye sormaz.

“Yaptığın doğru mu?” diye sorar.

Kimse görmüyorken doğruyu yapabilmektir ahlak.

Elimize fırsat geçtiğinde başkasının hakkına dokunmamaktır.

Gücümüz yettiği halde güçsüzü ezmemektir.

Bir yanlış yaptığımızda “Ben yaptım” diyebilmektir.

Özür dilemeyi zayıflık değil erdem olarak görebilmektir.

Ve belki de en önemlisi…

Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamaktır.

Bugün kanunların olmadığı yerde bile ahlaka ihtiyaç var.

Çünkü her şeyi kanunla düzenleyemezsiniz.

Her davranışın başına bir polis dikemezsiniz.

Her insanın vicdanına bir kamera koyamazsınız.

İnsan bazen sadece kendi ahlakıyla baş başadır.

İşte gerçek insanlık orada belli olur.

Ve geldik belki de bugün en fazla konuşmamız gereken kavrama:

Liyakat.

Liyakate kim düşman?

Liyakatten korkan herkes.

Çünkü liyakat şunu sorar;

“Sen kimin yakınısın?” demez.

“Sen bu işi yapabilecek misin?” der.

“Kim seni destekliyor?” demez.

“Sen ne biliyorsun?” der.

“Bana ne kadar sadıksın?” demez.

“Bu görevin sorumluluğunu taşıyabilir misin?” der.

İşte bu nedenle liyakat, torpilin doğal düşmanıdır.

Liyakat geldiğinde referansın gücü azalır.

Akrabalığın etkisi azalır.

Kişisel ilişkilerin önemi azalır.

Makama ulaşmanın yolu değişir.

Ve en önemlisi…

İşin ehline verilmesi gerekir.

Bir ülkenin, bir şehrin, bir kurumun geleceği için bundan daha önemli ne olabilir?

Yanlış insanı doğru yere koyarsanız, sadece bir makamı yanlış kişiye vermiş olmazsınız.

Bazen bir kurumun yıllarını kaybedersiniz.

Bazen milyonlarca liranın yanlış kullanılmasına sebep olursunuz.

Bazen insanların hayatını doğrudan etkilersiniz.

İşte liyakat bu nedenle sadece işe alım meselesi değildir.

Liyakat, toplumun geleceği meselesidir.

Fakat burada kendimize de dönmemiz gerekiyor.

Çünkü bu yazıyı sadece yöneticilere, siyasetçilere, bürokratlara veya başkalarına yazarsak eksik kalır.

Hepimiz kendimize sormalıyız:

Ben adalet istiyor muyum?

Evet.

Peki bana dokunmadığında da adaleti savunuyor muyum?

Ben liyakat istiyor muyum?

Evet.

Peki benim yakınım liyakat sahibi değilse onu desteklemekten vazgeçebiliyor muyum?

Ben ahlak istiyor muyum?

Evet.

Peki kimse görmediğinde de ahlaklı davranıyor muyum?

İşte asıl mesele burada.

Çünkü herkes kendisine adalet ister.

Ama herkes başkasına adalet vermeye hazır değildir.

Herkes liyakat ister.

Ama herkes kendi yakınının liyakatsiz olduğunu kabul etmeye hazır değildir.

Herkes ahlak ister.

Ama herkes çıkarı ile ahlakı karşı karşıya geldiğinde ahlakı seçemez.

Bu yüzden sorun sadece sistem değildir.

Sorun biraz da insanın kendisidir.

Benim hayalimdeki düzen çok karmaşık değil.

Hak edenin hakkını aldığı…

İşin ehline verildiği…

Devletin ve belediyelerin kaynaklarının adil kullanıldığı…

Yöneticilerin hesap verebildiği…

İhalelerin, görevlerin ve imkânların kişisel ilişkilere göre değil, kamu yararına göre şekillendiği…

Güçlünün değil, haklının yanında durulduğu…

Ve en önemlisi, insanların birbirine güvenebildiği bir düzen.

Böyle bir düzen kurulabilir mi?

Elbette kurulabilir.

Ama bunun için önce hepimizin bir şeyi kabul etmesi gerekiyor:

Adalet, sadece başkasından talep edeceğimiz bir şey değildir.

Adalet aynı zamanda bizim taşıyacağımız bir sorumluluktur.

Çünkü bir gün güçlü olan biz olabiliriz.

Bir gün makam sahibi olan biz olabiliriz.

Bir gün karar veren biz olabiliriz.

İşte o gün geldiğinde bugün savunduğumuz ilkelerden vazgeçmezsek, gerçek anlamda adaletten söz edebiliriz.

Sonunda bütün soruların cevabı aslında tek bir yerde birleşiyor:

Adalet, haksız ayrıcalıktan kazanç sağlayanın işine gelmez.

Ahlak, ahlaksızlıktan çıkar sağlayanın işine gelmez.

Liyakat, hak etmediği makamı isteyenin işine gelmez.

Şeffaflık, hesap vermek istemeyenin işine gelmez.

Ama bütün bunların karşısında bir toplum olarak durmamız gereken yer bellidir.

Hak…

Hukuk…

Adalet…

Ahlak…

Liyakat…

Ve vicdan.

Çünkü bir ülkenin, bir şehrin, bir kurumun gerçek gücü yalnızca ekonomisinde veya bütçesinde değildir.

Asıl güç, adalete olan güvenindedir.

İnsanlar “Hakkımı aradığımda karşılığını bulurum” diyebiliyorsa…

“Benim tanıdığım yok ama hakkım var” diyebiliyorsa…

“Benim param yok ama emeğim var” diyebiliyorsa…

“Ben güçlü değilim ama devlet beni korur” diyebiliyorsa…

İşte orada gerçek bir düzen kurulmuş demektir.

Ve belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken son soru şudur;

Adalet geldiğinde ne kaybedeceğiz?

Eğer hakkımız olmayanı kaybedeceksek…

Bırakalım kaybedelim.

Çünkü adil bir düzende kaybettiğimiz ayrıcalıkların karşılığında kazandığımız şey çok daha büyük olacaktır.!!

Güven.

Huzur.

Onur.

Ve çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras;

Adil bir düzen.!

Adalet Geldiğinde Kim Kaybeder