(Geçen makalenin devamı)
Sümer, Asur, Mısır ve Hitit çağlarında insanlar; Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı, Fırtına Tanrısı, Dağ Tanrısı, Sular Tanrısı gibi tanrıların varlığına inanmış ve bunlara tapmışlardır.
Antik Yunan ve Roma dönemlerinde ise tanrıların sayısı çoğalmış ve yarı tanrılar, bu tanrıların da zaman zaman kendi aralarında mücadele ettikleri yazılıp çizilmiştir. Bunların inanışlarına göre Zeus olarak isimlendirdikleri bir baş tanrı bulunmaktadır. Baş tanrının karısı Hera isimli bir tanrıçadır. Zeus’un kardeşlerinden Poseidon deniz tanrısı, Hades; yer altı dünyasının tanrısıdır. Zeus’ün oğullarından Apollon; gün ışığını temsil eden tanrı, Hermes; ticaret ve hırsızlık tanrısı, Ares; savaş tanrısı, Dionysos; şarap tanrısı, Promete; ateş tanrısıdır. Kızlarından; Athena; harp, akıl ve güzel sanatlar tanrıçası, Artemis; avcı tanrıça, Afrodit; aşk ve evlilik tanrıçası, Hekate; cehennem tanrıçasıdır. Zeus’un oğullarından Herkül ise yenilmez bir kahraman ve yarı tanrıdır . (Bu tanrılar Yunan’da ve Roma’da farklı isimlerle anılmıştır.) İnsanlar bu tanrılara ve bu tanrılar üzerine bina edilmiş olan masal, efsaneler, onları temsil eden heykeller (putlar) yaparak bunlara tapınmış ve bu tanrılar adına inşa ettikleri mabetlerde görevli din adamları tarafından sömürülmeye başlanmıştır. Putlara tapınmanın daha önceki çağlarda da mevcut olduğunu Arkeolojik kazılar sonucu açığa çıkan Sümer, Asur, Babil, Hitit, Mısır, Frig ve diğer dönemlere ait heykellerden anlamaktayız.
İnsanların tarih öncesi (yazılı kaynaklar öncesi) çağlarda nasıl yaşadıklarını, hayatlarını nasıl idame ettirdiklerini, neler yediklerini, nasıl avlandıklarını, ölülerini nereye ve nasıl gömdüklerini, hangi hayvanların etiyle beslendiklerini, o dönemde ürettikleri bazı heykelcikler, kabartmalar, duvar resimleri ile barındıkları yerleşim yerlerinde yapılan arkeolojik kazılardan elde ettiğimiz yiyecek artıkları ve yapı kalıntılarını inceleyerek sınırlı bir şekilde öğrenebilmekteyiz. İlk olarak Sümerler tarafından bulunduğu kabul edilen yazılı kaynaklardan elde edilen verilere dayanarak, o dönemlerde yaşayan insanların yaşantısını bu yazıları inceleyerek daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmek mümkün olmuştur. “Çivi Yazısı” olarak adlandırdığımız bu yazı; bugünkü Irak toprakları içerisinde bulunan Uruk şehrinde yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuş ve M.Ö. 3400 yıllarına tarihlenmiştir. Tarihi devirlerin ve medeniyetin başlangıcı olarak kabul edilen yazı; M.Ö. 1900 lü yıllarda Asurlu Tüccarlar vasıtasıyla Anadolu topraklarına gelmiş ve çivi yazıları Anadolu insanı tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Anadolu’da çivi yazısı kullanılırken; aynı tarihlerde Mısır’da da bu kez hiyeroglif (resim) yazısını görmekteyiz. Demek ki insanoğlu Dünyanın neresinde olursa olsun Allah’ın kendisine bahşettiği aklını kullanmış ve değişik şekillerde olsa da yazıyı birbirlerinden bağımsız olarak bulmuş ve kullanmaya başlamıştır. Hiyeroglif yazısı daha sonra Geç Hitit Döneminde Anadolu’da yaşayan insanlar tarafından da kullanılmıştır. Yazı, M.Ö. 1000 yıllarına doğru, yani yazının Anadolu’da kullanılışından yaklaşık bin yıl kadar sonra kıta Yunanistan’da görülmeye başlar. Medeniyet yazı ile ölçüldüğüne göre, demek ki; kıta Yunanistan’ın ve dolayısıyla batının, medeniyet itibariyle, Anadolu’dan yaklaşık 1000 yıl geri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
(Devamı var)

