İnsan neye inanıyorsa, biraz da onunla sınanıyor hayatta.
Kimi paraya inanıyor, ömrünü para kazanmak için tüketiyor.
Kimi makama inanıyor, makamını kaybetmemek için susuyor.
Kimi şöhrete inanıyor, herkesin kendisini alkışlamasını bekliyor.
Kimi de hakikate, adalete, ahlaka, vicdana ve insanlığa inanıyor.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü inandığın şey, bedel ödemeyi gerektirdiğinde hala onun yanında durabiliyor musun?
Benim “İnandıklarının Delisi” derken anlatmak istediğim tam da budur.
Yanlışın, haksızlığın veya hukuksuzluğun delisi olmak değil…
Bir kişiye, partiye, makama veya ideolojiye körü körüne bağlanmak hiç değil.
Tam tersine;
Doğru bildiğinin peşinden, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alarak gidebilmek.
Bugün toplum olarak en büyük problemlerimizden biri de galiba burada.
Herkes adaletten yana.
Ama adalet kendi yakınına dokununca ne oluyor?
Herkes liyakatten yana.
Ama kendi tanıdığı işe girecek olduğunda liyakat bir anda ikinci plana mı düşüyor?
Herkes israftan şikayetçi.
Ama kamu kaynağından yapılan harcamayı kendi tarafımız yapınca “hizmet” diye mi adlandırıyoruz?
Herkes çevrenin korunmasını istiyor.
Ama çevre meselesi bizim ekonomik veya siyasi çıkarımıza dokunduğunda susuyor muyuz?
İşte insanın gerçek sınavı burada.
Çünkü ahlak, başkasına uyguladığımız bir ölçü değil; kendimize de uygulayabildiğimiz bir ölçüdür.
Türkiye’de yıllardır farklı siyasi iktidarlar, farklı belediyeler, farklı yöneticiler gördük.
Bir dönem bir uygulamayı eleştirenlerin, başka bir dönemde aynı uygulamaya sessiz kaldığına şahit olduk.
Dün “hukuk herkese lazım” diyenlerin bugün kendi tarafının hukuken eleştirilmesine tepki gösterdiğini gördük.
Dün “yolsuzluğun partisi olmaz” diyenlerin, iddia kendi çevresinden birine yöneldiğinde önce iddianın doğruluğunu değil, kimin söylediğini tartıştığını gördük.
Oysa hukuk tam da bunun için vardır.
Hukukun tarafı olmaz.
Hukukun tarafı hakikattir.
Bir kişi suçlanıyorsa, suçlu ilan edilmeden önce hukuk işletilmelidir.
Bir kamu görevlisi hakkında iddia varsa, iddia araştırılmalıdır.
Bir belediye hakkında eleştiri varsa, belgeler ve denetim mekanizmaları üzerinden değerlendirilmelidir.
Ne peşinen suçlu ilan etmek doğrudur ne de siyasi yakınlık nedeniyle her iddiayı görmezden gelmek.
Çünkü adalet duygusunu kaybedersek geriye sadece taraftarlık kalır.
Ve taraftarlığın olduğu yerde hakikat kaybolur.
Milas’ta, Muğla’da veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir kamu hizmeti aksıyorsa, bunun sorgulanması kimseye düşmanlık değildir.
Su problemi varsa “su neden yok?” diye sormak düşmanlık değildir.
Yollar bozuksa “neden yapılmadı?” diye sormak düşmanlık değildir.
Trafik sıkışıyorsa “bu şehrin ulaşım planı nedir?” diye sormak düşmanlık değildir.
Tarihi eserler korunmuyorsa “bu mirası gelecek nesillere nasıl aktaracağız?” diye sormak düşmanlık değildir.
Sahiller kirleniyorsa “bu memleketin denizi kimin?” diye sormak düşmanlık değildir.
Tam tersine…
Bunlar vatandaş olmanın sorumluluğudur.
Benim “inandıklarının delisi” dediğim insan, işte bu soruları sormaktan çekinmeyen insandır.
Çünkü şehirler sadece belediye başkanlarının, meclis üyelerinin veya bürokratların değildir.
Şehirler hepimizindir.
Milas’ın suyu hepimizin meselesidir.
Bafa Gölü hepimizin meselesidir.
Latmos’un dağları hepimizin meselesidir.
Güllük Körfezi, Ören, Akbük, İasos, Labranda, Euromos ve bütün bu coğrafyanın geleceği hepimizin meselesidir.
Bir zeytin ağacının kesilmesi sadece o ağacın sahibinin meselesi değildir.
Bir derenin kirlenmesi sadece o derenin yanındaki insanın problemi değildir.
Bir tarihi yapının yok olması sadece tarihçilerin meselesi değildir.
Çünkü bugün kaybettiğimiz her değer, yarın çocuklarımızın elinden eksilen bir mirastır.
İnandığım şeylerden biri de budur.
Kamu malı, yetim malı hassasiyetiyle korunmalıdır.
Kim yönetirse yönetsin…
Hangi partiden olursa olsun…
Hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun…
Kamu kaynağının hesabı sorulmalıdır.
Ama bunu yaparken de hukuk sınırlarının dışına çıkılmamalıdır.
Bir insan hakkında delil olmadan suç isnat etmek de yanlıştır.
Bir kurumu belge olmadan suçlamak da yanlıştır.
Eleştiri başka şeydir, iftira başka.
Sorgulamak başka şeydir, hüküm vermek başka.
Gazetecilik, siyaset ve vatandaşlık hakkı; başkalarının itibarını yok etme özgürlüğü değildir.
Tam tersine, eleştirinin gücü belgesinden gelir.
Benim için mesele tam da budur.
Haksızlığa karşı çıkarken haksızlık yapmamak…
Adaleti savunurken adaletsiz davranmamak…
Ahlaktan söz ederken ahlaki sınırları aşmamak…
İşte “inandıklarının delisi” olmanın gerçek anlamı budur.
Çünkü kolay olan, kendi tarafının yanlışını görmemektir.
Zor olan, sevdiğin insan yanlış yaptığında da “yanlış” diyebilmektir.
Kolay olan, sana alkış tutanların yanında durmaktır.
Zor olan, doğruyu söylediğinde alkışın azalacağını bilmene rağmen konuşabilmektir.
Kolay olan, herkesin söylediğini tekrar etmektir.
Zor olan, herkes başka tarafa bakarken farklı bir soru sorabilmektir.
Ve bazen insanın en büyük cesareti, kendi mahallesine itiraz edebilmesidir.
Benim için siyaset de burada anlam kazanıyor.
Siyaset, bir makama ulaşma aracı değil; topluma hizmet etme sorumluluğudur.
Belediye başkanlığı bir koltuk değil, emanettir.
Milletvekilliği bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.
Parti yöneticiliği bir üstünlük değil, hizmet görevidir.
Devlet memurluğu bir güç gösterisi değil, kamu görevidir.
Ve vatandaşlık da sadece seçim günü sandığa gidip oy kullanmak değildir.
Vatandaşlık;
Sormaktır.
Araştırmaktır.
Eleştirmektir.
Dinlemektir.
Gerektiğinde desteklemektir.
Gerektiğinde itiraz etmektir.
Ama bütün bunları yaparken hukuk içinde kalmaktır.
Çünkü haklı olmak, hukuku çiğneme hakkı vermez.
Bugün belki de en fazla ihtiyacımız olan şey budur.
Davasını savunurken düşman üretmeyen insanlar…
Fikrini savunurken hakarete ihtiyaç duymayan insanlar…
Eleştirirken belge kullanan insanlar…
Yanlışını gördüğünde özür dileyebilen insanlar…
Kendi tarafının yanlışına da karşı çıkabilen insanlar…
Ve en önemlisi, menfaat ile ilke arasında seçim yapmak zorunda kaldığında ilkesinden yana tavır koyabilen insanlar.
Ben mükemmel olduğumu iddia etmiyorum.
Benim de yanlışlarım olabilir.
Yanılabilirim.
Eksik düşünebilirim.
Ama bir şeyi kendime ölçü almaya çalışıyorum.
Yanlış yaptığımda dönmek, doğru bildiğimde direnmek.
Çünkü insanı büyüten hiç hata yapmamak değildir.
Hatasını kabul edebilmek ve doğruya yeniden yönelebilmektir.
Hayatta herkesin bir bedeli vardır.
Kiminin bedeli yalnızlıktır.
Kiminin eleştirilmek…
Kiminin kaybetmek…
Kiminin anlaşılmamak…
Ama insanın ödeyebileceği en ağır bedel, kendi vicdanını kaybetmesidir.
Ben makamımı kaybedebilirim.
İtibarımı kaybedebilirim.
Birilerini memnun edemeyebilirim.
Hatta bazen yalnız da kalabilirim.
Ama inandığım değerleri kaybetmek istemem.
Çünkü sonunda insanın yanında ne makam kalıyor ne para ne de alkış.
Geriye sadece nasıl yaşadığın kalıyor.
Kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığın…
Güç elindeyken nasıl davrandığın…
Haksızlığa uğradığında nasıl karşılık verdiğin…
Ve senden sonra insanların seni hangi cümleyle hatırladığı…
İşte bütün mesele bu.
O yüzden bana “deli” diyecek olan varsa desin.
Eğer delilik;
Hakikatin yanında durmaksa…
Adaleti savunmaksa…
Hukukun üstünlüğünden vazgeçmemekse…
Haksızlığa kim yaparsa yapsın karşı çıkmaksa…
Kendi tarafının yanlışına da “yanlış” diyebilmekse…
Çocuklarımızın geleceğini bugünün çıkarlarına kurban etmemekse…
Şehrine, doğana, tarihine ve insanına sahip çıkmaksa…
Varsın desinler.
Çünkü bazen bu dünyada biraz deli olmak gerekir.
Herkes susarken konuşabilmek için…
Herkes vazgeçerken devam edebilmek için…
Herkes kendi çıkarına bakarken hakkı gözetebilmek için…
Ve en önemlisi;
İnandığın gibi yaşayabilmek için.
Benim deliliğim kimseye düşman olmak değil.
Benim deliliğim, inandığım değerlerden vazgeçmemek.
Yanlışsam dönmek.
Haklıysam susmamak.
Haksızlık kimden gelirse gelsin karşısında durmak.
Ve bütün bunları yaparken hukukun, ahlakın ve vicdanın sınırlarından çıkmamak.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, istediğini söyleyebilmesi değil;
söylediğinin arkasında, bedel ödemeyi göze alarak durabilmesidir.
İşte ben buna inanıyorum.
Ve eğer bunun adı delilikse…
Varsın ben inandıklarının delisi olayım.

