Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Hayatta bazı ayrımlar vardır ki insanın yönünü belirler.

Hak ile batıl, doğru ile yanlış, adalet ile zulüm, merhamet ile acımasızlık, dürüstlük ile yalan…

Bunlar birbirine karıştırıldığında yalnızca kelimelerin anlamı bozulmaz; insanın pusulası da şaşar.

Bugün en büyük sorunlarımızdan biri belki de budur. Doğruyu, işimize geldiği için doğru; yanlışı, çıkarımıza dokunduğu için yanlış kabul etmek.

Oysa hak, kişiye göre değişmez.

Hak, hakikattir.

Yanlış olan, herkes yapıyor diye doğru hale gelmez. Bir yalanı bin kişinin söylemesi onu gerçeğe dönüştürmez. Bir haksızlığın toplumda yaygınlaşması, onu adalet yapmaz.

Fakat insan çoğu zaman hakikati değil, kendi menfaatini savunmayı tercih eder.

Kendi tarafındaki yanlışı görmez, karşı tarafın doğrusunu kabul etmez.

Kendisine yapılınca “haksızlık” dediğine, başkasına yapılınca “siyaset”, “menfaat”, “mecburiyet” veya “şartlar” diyebilir.

İşte burada hak ile batılın sınırı bulanıklaşmaya başlar.

Hak, taraf tutmaz.

Hak, kişinin dostuna da düşmanına da aynı ölçüyü uygulamasını gerektirir.

Dostumuz yanlış yaptığında “ama onun da bir bildiği vardır” diyorsak, düşmanımız aynı yanlışı yaptığında “işte gerçek yüzü” diyorsak, biz hakikatin değil, tarafgirliğin yanında duruyoruz demektir.

Oysa ahlak, insanın sevdiğine karşı adil; sevmediğine karşı da insaflı olabilmesidir.

Bir insanın gerçek karakteri, kendisine fayda sağlayan insanlara nasıl davrandığından çok, kendisine hiçbir faydası olmayan insanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Bugün toplum olarak doğruyu ve yanlışı yeniden konuşmaya ihtiyacımız var.

Çünkü değerlerimiz bulanıklaştıkça ölçülerimiz de değişiyor.

Dün ayıpladığımız bir davranışı bugün yapan kişi bizim yakınımızsa susabiliyoruz.

Dün “asla olmaz” dediğimiz şeyi bugün kendi çıkarımız için normalleştirebiliyoruz.

Böylece yanlış, yavaş yavaş hayatımızın sıradan bir parçası hâline geliyor.

Oysa büyük yozlaşmalar küçük tavizlerle başlar.

Önce küçük bir yalanı önemsemeyiz.

Sonra küçük bir haksızlığı görmezden geliriz.

Ardından “herkes böyle yapıyor” demeye başlarız.

Bir süre sonra ise yanlışın kendisini değil, yanlışa itiraz edeni sorgular hale geliriz.

İşte toplumların çöküşü çoğu zaman böyle sessiz başlar.

Çünkü bir toplumu yalnızca ekonomik krizler, savaşlar veya doğal afetler yıkmaz.

Ahlaki ölçünün kaybolması da toplumları içeriden çökertir.

Hak ile batıl arasındaki mücadele sadece meydanlarda yaşanmaz.

Asıl mücadele insanın kendi içinde yaşanır.

Bir alışverişte fazla para üstü verildiğinde…

Bir ihalede hak etmediğimiz bir imkan önümüze geldiğinde…

Bir makam bize başkasının hakkını çiğneyerek teklif edildiğinde…

Bir yakınımız suç işlediğinde onu korumak ile adalet arasında kaldığımızda…

İşte o an insanın gerçek tercihi ortaya çıkar.

Çünkü hakikati savunmak kolay değildir.

Hak bazen insanın işine gelmez.

Bazen cebinden para götürür.

Bazen makamını kaybettirir.

Bazen dostlarını azaltır.

Bazen yalnız bırakır.

Ama insanın geriye dönüp baktığında yüzünü yere eğdirmeyecek olan da yine hakikattir.

Doğru olmak, her zaman kazanmak değildir.

Fakat yanlışın üzerine kurulan hiçbir kazanç gerçek bir zafer değildir.

Bir insan çok para kazanabilir ama huzurunu kaybedebilir.

Bir makam elde edebilir ama itibarını kaybedebilir.

Kalabalıkların alkışını alabilir ama kendi vicdanının karşısında yenilebilir.

Çünkü insanın en zor mahkemesi, vicdanının mahkemesidir.

Orada ne makam geçerlidir ne para ne de kalabalıkların alkışı.

Orada sadece hakikat vardır.

Bu yüzden çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, iyi insan olmayı öğretmeliyiz.

Çok kazanmayı değil, kazandığını helalinden kazanmayı…

Öne geçmeyi değil, kimsenin hakkını çiğnemeden ilerlemeyi…

Güçlü olmayı değil, gücünü adaletle kullanmayı…

Çünkü medeniyet yalnızca yüksek binalar, geniş yollar, teknolojik cihazlar ve ekonomik büyüklük değildir.

Gerçek medeniyet, insanın eline güç geçtiğinde zulmetmemesi; imkan bulduğunda haksızlık yapmaması; kimse görmediğinde de doğru davranabilmesidir.

Bugün hepimizin kendisine sorması gereken basit ama ağır bir soru var;

“Ben hakikatin yanında mıyım, yoksa kendi çıkarımın mı?”

Cevabı samimiyetle verebilirsek birçok şeyi yeniden inşa edebiliriz.

Çünkü hak ile batıl arasındaki çizgi aslında çok nettir.

Onu bulanıklaştıran hakikat değil, bizim nefislerimizdir.

Unutmamak gerekir:

Doğru, çoğunluğun söylediği değildir.

Hak, güçlünün yanında olan değildir.

Adalet, bize fayda sağlayan şey değildir.

Hak; hak olduğu için savunulandır.

Doğru; kim söylerse söylesin doğru olduğu için kabul edilendir.

Ve insanın asıl imtihanı da tam burada başlar;

Kendi aleyhine bile olsa hakkı söyleyebilmek…

Çünkü hakikatin gerçek bedeli, onu başkasının yanlışında değil, kendi yanlışımızda da görebilmektir.

Vesselam.

Ayrımlar