Her yazının ardından aynı şeyi düşünürüm;
Acaba bu satırlar bir kişiyi rahatsız mı edecek, yoksa bir şehrin geleceğine küçük de olsa bir katkı mı sunacak?
Sonra kendi kendime şu cevabı veririm;
Eğer hiçbir tepki almıyorsam, büyük ihtimalle kimsenin umurunda olmayan şeyler yazıyorum demektir.
Çünkü fikir, ancak bir yere dokunduğunda ses çıkarır.
İşte bu yüzden yıllar içinde haksız eleştirilerden korkmayı değil, onları okumayı öğrendim.
Hatta zamanla şu gerçeği fark ettim. Haksız tenkit, çoğu zaman gizli bir takdirdir.
İlk bakışta sert bir cümle gibi görünür. Ama hayatın içinden süzülen bir hakikattir.
Dikkat edin…
Kimse sıradan gördüğü insanla uğraşmaz.
Kimse etkisiz bulduğu bir fikri çürütmeye çalışmaz.
Kimse ses getirmeyen bir kalemi susturmaya uğraşmaz.
İnsanlar ancak kendilerinde bir karşılık bulan sözlerden rahatsız olurlar.
İşte o rahatsızlık bazen alkış olarak değil, haksız eleştiri olarak karşımıza çıkar.
Yıllardır Milas üzerine yazıyorum.
Kimi zaman bir kaldırımı…
Kimi zaman trafiği…
Kimi zaman tarihi mirasımızı…
Kimi zaman köylünün derdini, esnafın sıkıntısını, gençlerin umutsuzluğunu…
Çünkü ben bu şehrin sadece bugününü değil, yarınını da dert ediniyorum.
Şunu hiçbir zaman söylemedim.
“Her şeyi ben bilirim.”
Ama şunu hep söyledim.
“Her sorunun bir çözümü vardır; yeter ki konuşabilelim.”
Ne yazık ki bizim toplumumuzda çözüm öneren kadar, çözüm önereni eleştiren de çoktur.
Bir proje ortaya koyarsınız.
Projeyi konuşmazlar.
Sizi konuşurlar.
Bir fikir üretirsiniz.
Fikri tartışmazlar.
Niyetinizi sorgularlar.
Bir eksikliği dile getirirsiniz.
Eksiği gidermek yerine, “Neden söyledin?” diye sorarlar.
Oysa gelişmiş toplumlar, eleştireni susturarak değil, eleştiriyi dinleyerek büyümüştür.
Çünkü haklı eleştiri, bir aynadır.
Haksız eleştiri ise çoğu zaman o aynaya bakmaya cesaret edemeyenlerin savunmasıdır.
Milas’ın daha yaşanabilir bir şehir olmasını istemek suç değildir.
Tarihine sahip çıkmasını istemek suç değildir.
Gençlerine umut olmasını istemek suç değildir.
Üreten bir şehir olmasını istemek suç değildir.
Bunları dile getirmek de suç değildir.
Asıl tehlike, eksikleri görüp susmaktır.
Çünkü sessizlik, sorunların en büyük ortağıdır.
Bazen bana, “Çok eleştiriyorsun.” diyenler oluyor.
Ben de aynı soruyu soruyorum;
“Eğer yazdıklarım yanlışsa, doğrusunu söyleyin.”
İşte o zaman derin bir sessizlik başlıyor.
Çünkü mesele çoğu zaman yazılanların yanlış olması değil; Tam aksine doğru olmasıdır.
Hakikat bazen insanın canını yakar.
Ama yarayı iyileştiren de yine hakikatin kendisidir.
Bir hekimin teşhisi hoşumuza gitmedi diye hastalık ortadan kalkmaz.
Bir gazetecinin, bir yazarın ya da bir vatandaşın dile getirdiği sorunlar da hoşumuza gitmedi diye yok olmaz.
Tam tersine, görmezden gelinen her sorun büyür.
Bugün Milas’ın konuşmaya ihtiyacı var.
Birbirini alkışlayan değil, birbirini dinleyen insanlara ihtiyacı var.
Farklı düşünenleri düşman değil, zenginlik gören bir anlayışa ihtiyacı var.
Çünkü şehirler betonla değil, fikirle büyür.
Ve fikirlerin geliştiği yerde eleştiri kaçınılmazdır.
Ancak eleştirinin de bir ahlakı vardır.
Haklı eleştiri yol gösterir.
Haksız eleştiri ise çoğu zaman eleştirenin ruh hâlini anlatır.
Hayat bana şunu öğretti;
Beni en çok eleştirenlerin bir kısmı, yıllar sonra aynı fikirleri savundu.
Bir zamanlar “Olmaz.” diyenler, sonra “Aslında olmalı.” demeye başladı.
Çünkü doğru fikirlerin en büyük özelliği şudur;
Zamana ihtiyaç duyarlar.
Hakikat acele etmez.
Bir gün mutlaka kendini kabul ettirir.
Benim meselem hiçbir zaman haklı çıkmak olmadı.
Benim meselem, bu şehrin kazanması oldu.
Çünkü bir yazıyı yazıp unutabilirsiniz.
Ama yanlış planlanmış bir şehir, yıllarca o yanlışın bedelini öder.
İşte bu yüzden yazmaya devam edeceğim.
Bir kişiyi hedef almak için değil…
Bir kurumu yıpratmak için değil…
Bir siyasi hesabın parçası olmak için değil…
Milas’ın yarınları bugünden daha güzel olsun diye…
Belki herkes aynı fikirde olmayacak.
Belki yine haksız eleştiriler olacak.
Belki yine söylediklerim yanlış anlaşılacak.
Ama biliyorum ki hiçbir değişim, alkışlarla başlamadı.
Her büyük değişim önce itiraz gördü, sonra tartışıldı, en sonunda ise benimsendi.
Onun için artık haksız tenkitlerden alınmıyorum.
Aksine, onları dikkatle dinliyorum.
Çünkü biliyorum ki çoğu zaman en sert itirazın içinde bile, dile getirilemeyen bir kabul gizlidir.
Belki bir kıskançlık…
Belki bir çekingenlik…
Belki de açıkça söylenemeyen bir takdir…
Bu yüzden yoluma kırgınlıkla değil, inançla devam ediyorum.
Çünkü ben inanıyorum ki bu şehir, kendisi için düşünenleri de, emek verenleri de, samimiyetle mücadele edenleri de er ya da geç anlayacaktır.
Ve o gün geldiğinde insanlar isimleri değil, geride bırakılan izleri konuşacak.
İşte o yüzden, bugün bana yöneltilen her haksız eleştiriyi bir yük değil, bir işaret olarak görüyorum.
Çünkü biliyorum ki…
Rüzgâr en çok, kökü sağlam ağaçları sarsar.
Ve yine biliyorum ki…
Haksız tenkit, çoğu zaman gizlenmiş bir takdirin, dile gelemeyen bir hayranlığın ve hakikatin karşısında duyulan rahatsızlığın başka bir adıdır.
Yeter ki biz, alkışın da eleştirinin de peşinden koşmayalım.
Hakikatin peşinden yürüyelim.
Çünkü hakikat, eninde sonunda kendisine inananların yüzünü ak çıkarır.

