Milas’ta son yıllarda aynı filmi birkaç kez izledik.
Bir maden projesi gündeme geliyor. Köylüler itiraz ediyor. Ardından çevre örgütleri, sosyal medya kampanyaları, yabancı kuruluşlar, uluslararası platformlar, belgeseller, raporlar devreye giriyor.
Bir süre sonra Milas’ın bir köyünde başlayan mesele, Türkiye sınırlarını aşan bir kampanyaya dönüşüyor.
Akbelen’de yaşananlar bunun en güncel örneği.
İkizköy’den Nejla Işık’ın mücadelesi bugün yalnızca Milas’ta değil, uluslararası çevrelerde de biliniyor. Işık’ın yer aldığı bazı çalışmaların Alman Friedrich Naumann Vakfı’nın Türkiye faaliyetleri kapsamında desteklendiği de açık kaynaklarda görülüyor.
Buraya kadar bir sorun yok.
Bir Alman vakfı Türkiye’de bir çevre çalışmasına destek verebilir. Dünyanın pek çok ülkesinde uluslararası vakıflar sivil toplum kuruluşlarını, gazetecileri, akademisyenleri, aktivistleri destekliyor.
Ama o zaman bizim de sormamız gerekiyor:
Neden destekliyor?
Desteğin miktarı ne?
Hangi proje için veriliyor?
Bu parayla hangi çalışmalar yapılıyor?
Hangi videolar, raporlar, haberler veya kampanyalar hazırlanıyor?
Ve bunların Türkiye’de ve uluslararası kamuoyunda oluşturduğu söylem ne?
Bunları sormanın çevre düşmanlığıyla hiçbir ilgisi yok.
Hele mesele Türkiye’nin doğal kaynakları, madenciliği ve enerji politikasıysa bu soruları sormamak asıl garip olan.
Bergama’yı Unuttuk Mu?
Çünkü bu tartışma yeni değil.
1990’lı yıllarda Bergama’daki altın madeni karşıtı mücadeleyi hatırlayın.
Bergama köylülerinin eylemleri yıllarca Türkiye’nin gündeminde kaldı. Sonra konu Avrupa’ya taşındı. Uluslararası çevre örgütleri ve bazı Alman kuruluşları sürece dahil oldu. Alman vakıflarının rolü Türkiye’de yıllarca tartışıldı, hatta akademik çalışmalara konu oldu.
Burada ince bir çizgi var.
Bergama köylülerinin çevresel kaygıları gerçekti. İnsanların yaşadıkları toprağı, suyunu, geçim kaynaklarını savunmasından daha doğal bir şey olamaz.
Aynı şey Akbelen için de geçerli.
Ama yerel ve haklı bir kaygının etrafında zamanla uluslararası fonlar, kuruluşlar, iletişim ağları ve siyasi aktörler oluşuyorsa, onları da konuşmak zorundayız.
Çünkü mesele artık yalnızca birkaç köylünün itirazı olmaktan çıkıyor.
Fon Almak Suç Değil
Bunu özellikle söylüyorum.
Yabancı bir vakıftan fon almak suç değil.
Uluslararası bir kuruluşla proje yapmak suç değil.
Bir çevre aktivistinin Avrupa’da konuşması da suç değil.
Ama bunların hiçbiri sorgulanamaz da değil.
Türkiye’de nedense fon meselesini konuşmak bile bazen suçlama gibi algılanıyor.
Neden?
Bir maden şirketinin para ilişkilerini, çevresel etkilerini, devletten aldığı izinleri sorgulayabiliyorsak; bir çevre örgütünün veya aktivizm faaliyetinin finansmanını da sorgulayabilmeliyiz.
Şeffaflık dediğimiz şey zaten budur.
Kim verdi?
Ne kadar verdi?
Neden verdi?
Para nerede kullanıldı?
Karşılığında ne üretildi?
Bu soruların cevabı açıkça veriliyorsa zaten tartışılacak bir şey kalmaz.
Ama bu soruları sormak bile rahatsızlık yaratıyorsa orada durup düşünmek gerekir.
Mesele Sadece Nejla Işık Değil
Bu yazıyı Nejla Işık üzerinden bir suçlama yazısına dönüştürmek de haksızlık olur.
Çünkü mesele bir kişi değil.
Dünyanın her yerinde yerel çevre hareketleri uluslararası çevre ağlarıyla ilişki kuruyor. Fon buluyor, destek alıyor, sesini uluslararası kamuoyuna duyuruyor.
Bu artık olağan bir durum.
Fakat Türkiye açısından işin başka bir tarafı daha var.
Türkiye enerji ithal eden bir ülke.
Sanayinin elektriğe ihtiyacı var.
İstihdama ihtiyacımız var.
Cari açığı azaltmaya ihtiyacımız var.
Yerli kaynaklarımızı kullanmaya ihtiyacımız var.
Tabii ki bütün bunları yaparken çevreyi de korumak zorundayız.
Ama tartışmayı sadece “maden kötü, doğa iyi” seviyesine indirirsek hiçbir yere varamayız.
Asıl tartışmamız gereken şey Türkiye’nin doğal kaynaklarını kullanıp kullanmaması değil; nasıl kullanacağıdır.
Hangi çevre standartlarıyla?
Hangi denetimle?
Bölge halkına ne kazandırarak?
Doğaya verdiği zararı nasıl telafi ederek?
Bunları konuşalım.
Avrupa Kömürü Bıraktı Mı?
Bir de yıllardır bize anlatılan Avrupa örneği var.
Türkiye’ye sürekli kömürden çıkması gerektiği söyleniyor.
Peki Avrupa ne yaptı?
Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında enerji krizi kapıya dayanınca bazı ülkeler kömür santrallerini yeniden devreye aldı veya kömür kullanımını geçici olarak artırdı.
Çünkü elektrik lazım olduğunda sloganlar yetmiyor.
Enerji güvenliği yalnızca çevre meselesi değildir. Ekonomidir, sanayidir, dış politikadır, hatta ulusal güvenlik meselesidir.
Türkiye’nin yerli kömürünü tartışırken de bunu görmezden gelemeyiz.
O Zaman Her Şeyi Konuşalım
Çevre mücadelesine karşı değilim.
Toprağını savunan köylüye de karşı değiliz.
Madencilik şirketlerinin denetlenmesine ise sonuna kadar varız.
Ama aynı hassasiyeti diğer tarafta da görmek isteriz.
Maden şirketine “Ne yapıyorsun?” diye soruyorsak, uluslararası vakfa da “Sen burada ne yapıyorsun?” diye sorabilmeliyiz.
Şirketin parasını sorguluyorsak fonun parasını da sorgulayabilmeliyiz.
Bunu yaptığımızda kimseyi ajan, maşa veya hain ilan etmiş olmuyoruz.
Sadece gerçeğin tamamını görmek istiyoruz.
Çünkü Bergama’dan Akbelen’e kadar değişmeyen bir gerçek var:
Türkiye’nin doğal kaynakları söz konusu olduğunda mesele yalnızca birkaç ağaç, birkaç köy ya da birkaç şirket değil.
Mesele aynı zamanda enerji, ekonomi ve Türkiye’nin kendi kaynakları üzerinde söz sahibi olabilmesi.
O nedenle Akbelen’de sadece “Kim madene karşı?” diye sormayalım.
Kim destekliyor, neden destekliyor, parayı kim veriyor ve bu destek sonunda neye dönüşüyor?
Bunları da soralım.
Cevabı ne çıkarsa çıksın.
Çünkü şeffaflık sadece madencilik şirketlerinden beklenen bir şey olmamalı.

