“Erozyon” denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak toprağın yağmurla, rüzgarla ve akarsularla yerinden kopup başka yerlere taşınması gelir. Sözlük de bunu söyler. Toprak aşınır, verimini kaybeder ve geriye çorak bir arazi kalır.
Fakat bugün üzerinde durmamız gereken çok daha tehlikeli bir erozyon var. Gözle görülmeyen, raporlara girmeyen, ölçülemeyen ama her gün biraz daha büyüyen bir erozyon… Ahlakın, vicdanın, merhametin, güvenin ve insanlığın erozyonu…
Çünkü bir toplum önce toprağını değil, değerlerini kaybettiğinde çökmeye başlar.
Eskiden büyüklerimiz “komşu komşunun külüne muhtaçtır” derdi. Bu söz sadece bir atasözü değildi; hayatın ta kendisiydi. Mahalle kültürü vardı. İnsanlar birbirinin kapısını çalmaktan çekinmez, acısını da sevincini de paylaşırdı.
Mahallenin bakkalı Mehmet Amca vardı. Paran olmasa bile seni geri çevirmezdi. Çünkü alışverişten önce güven vardı. Terzi Hüseyin Usta vardı. Eskidi diye atmayı değil, tamir edip yeniden kullanmayı öğretirdi. Sokakta oynayan çocuklar vardı. Akşam ezanı okununca bütün mahalle çocuklarını gözeten Ayşe Teyze vardı. Anne babalar çocuklarını komşuya emanet eder, arkalarına dönüp rahatça işlerine giderlerdi.
Bugün ise aynı apartmanda yıllardır oturduğumuz komşumuzun adını bile bilmiyoruz.
Eskiden insanlar bilmediği konuda konuşmaktan utanırdı. Şimdi ise herkes her konuda uzman. Sosyal medya sayesinde bilgi arttı sanıyoruz ama hikmet azaldı. Konuşan çoğaldı, dinleyen azaldı. Yorum yapan çoğaldı, düşünen azaldı.
“Yarım doktor candan eder.” sözü boşuna söylenmemişti. İnsanlar haddini bilir, en iyi yaptığı işi yapardı. Bugün ise haddini bilmek neredeyse zayıflık gibi görülüyor.
Oysa hayatın en büyük terbiyesi, insanın kendi sınırlarını bilmesidir.
Elbette teknoloji gelişti. Daha konforlu evlerde yaşıyoruz. Klimalı, güvenlik sistemli, son model otomobillere biniyoruz. İnternet sayesinde dünyanın öbür ucuna saniyeler içinde ulaşabiliyoruz.
Ama kendimize ulaşabiliyor muyuz ?
Telefon rehberimiz yüzlerce kişiyle dolu ama derdimizi anlatabileceğimiz kaç dostumuz kaldı?
Evlerimiz büyüdü ama gönüllerimiz küçüldü.
Eşyalarımız çoğaldı ama paylaşacak sevgimiz azaldı.
Konforumuz arttı ama huzurumuz eksildi.
Çünkü emek vermeden sahip olduğumuz birçok şeyin kıymetini unuttuk. Oysa kıymet bilmek, insanı insan yapan en büyük hazinelerden biridir. Zor elde edilenin değeri olur. Emek verilen korunur. Kolay kazanılan ise kolay tüketilir.
Bugün yaşadığımız en büyük kriz ekonomi değildir. En büyük kriz, karakter krizidir.
Merhamet eksiliyor.
Empati azalıyor.
Vefa unutuluyor.
Saygı sıradanlaşıyor.
Doğruluk alay konusu oluyor.
Riyakârlık ise normalleşiyor.
İşte asıl erozyon budur.
Bir ağacın kökleri kurursa ayakta kalamaz. Bir milletin kökleri olan ahlak, aile, örf, gelenek ve vicdan kurursa o toplum da uzun süre ayakta kalamaz.
Batıyı yıllarca eleştirdik. Tüketim kültürünü, bireyciliği ve samimiyetsizliği konuştuk. Fakat farkında olmadan aynı hastalıklara biz de yakalandık. Dilimizde insanlık var, davranışlarımızda çıkarcılık… Dilimizde kardeşlik var, kalbimizde öfke… Dilimizde adalet var, hayatımızda çifte standart…
İşte en acı olan da budur.
Şimdi kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi ?
Merhametimizi kaybetmişsek…
Anne babaya saygıyı unutmuşsak…
Komşumuzun derdini umursamıyorsak…
Çalışmadan kazanmayı marifet sayıyorsak…
Üretmek yerine tüketmeyi tercih ediyorsak…
Bulunduğumuz yere değer katmıyorsak…
Yaratılış gayemizi unutmuşsak…
O zaman gerçekten insan olmanın hakkını verebiliyor muyuz?
Unutmayalım; dünyayı değiştiren büyük devrimler, önce insanın kendi içinde başlar.
İyilik de bulaşıcıdır.
Kötülük de…
Bir tebessüm, bir selam, bir teşekkür, bir özür, bir yardım eli bazen yıllardır kaybettiğimiz güveni yeniden inşa edebilir.
Kimse tek başına dünyayı değiştiremez belki ama herkes kendi çevresini değiştirebilir.
Çünkü toplum dediğimiz şey; siz, ben ve bizden ibarettir.
Erozyonu tamamen durduramayabiliriz. Ama en azından kendi vicdanımızın aşınmasına izin vermeyebiliriz. Çocuklarımıza sadece iyi bir gelecek değil, iyi bir karakter bırakabiliriz. Evlatlarımıza miras olarak sadece evler, arsalar ve arabalar değil; doğruluğu, merhameti, paylaşmayı ve ahlakı da bırakabiliriz.
Asıl zenginlik bankadaki para değil, ardımızdan söylenecek güzel sözlerdir.
Toprağın erozyonu ağaç dikerek önlenir.
İnsanın erozyonu ise ahlak, vicdan, merhamet ve eğitimle…
Gelin, toprağı koruduğumuz kadar insanı da koruyalım.
Çünkü insanını kaybeden bir toplum, toprağını korusa bile geleceğini koruyamaz.
Daha güzel bir dünya istiyorsak işe başkalarını değiştirmekle değil, aynaya bakarak başlamalıyız. Belki de gerçek kurtuluş, yeniden insan olmayı hatırlamaktadır.

