Her dönemin kendine özgü hastalıkları olmuştur. Bir zamanlar salgın hastalıklar insanlığın en büyük korkusuydu. Bugün ise tıp birçok hastalığa çare bulabiliyor. Ancak öyle hastalıklar var ki ne eczanede ilacı satılıyor ne de hastanede reçetesi yazılıyor. Çünkü bunlar bedenin değil, toplumun ve insanlığın hastalıklarıdır.
Bence çağımızın en büyük kronik rahatsızlığı ahlak erozyonudur. Çünkü ahlak zayıfladığında adalet zayıflar, güven kaybolur, vicdan susar. Güvenin olmadığı yerde ekonomi de zarar görür, siyaset de, aile de, eğitim de…
İkinci büyük sorun ise empati yoksunluğudur. Günümüzde herkes konuşuyor ama çok az kişi dinliyor. Herkes hüküm veriyor ama çok az kişi anlamaya çalışıyor. Olaylara karşı tarafın penceresinden bakabilmek yerine, bulunduğumuz yerden kesin teşhisler koyuyoruz. Oysa adaletin ilk şartı anlamaya çalışmaktır.
Bir başka kronik rahatsızlığımız ise halk arasında esprili bir ifadeyle söylenen “herbokologluk” hastalığıdır. Ekonomiden hukuka, sağlıktan eğitime kadar her konuda uzman gibi konuşan insanların sayısı hiç olmadığı kadar arttı. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak sıradanlaştı. Oysa gerçek bilgelik, insanın bilmediğini de kabul edebilmesidir.
Bunun yanında bilgi kirliliği de ciddi bir soruna dönüştü. Doğru ile yanlış arasındaki çizgi giderek silikleşiyor. Sosyal medyada okunan her bilgi sorgulanmadan paylaşılıyor. Hız, doğruluğun önüne geçiyor.
Tahammül de azalıyor. Farklı düşünceler artık zenginlik olarak değil, tehdit olarak görülüyor. Tartışmak yerine etiketlemek, ikna etmek yerine ötekileştirmek daha kolay geliyor.
Liyakatin geri plana itilmesi de toplumun gelişimini yavaşlatıyor. Emek, bilgi ve tecrübe yerine yakınlık ilişkileri tercih edildiğinde yalnızca bireyler değil, kurumlar da güç kaybediyor.
Bir diğer önemli sorun ise sorumluluktan kaçma alışkanlığıdır. Başarı ortak sahiplenilirken, başarısızlıkta herkes suçu başkasına yüklemeye çalışıyor. Oysa gelişmiş toplumlar, önce kendi eksiklerini sorgulayabilen toplumlardır.
Gösteriş ve tüketim kültürü de çağımızın sessiz hastalıklarından biri hâline geldi. İnsanlar artık nasıl yaşadıklarından çok nasıl göründükleriyle ilgileniyor. Değer üretmek yerine beğeni toplamak hedef hâline geliyor.
Belki de en tehlikelisi, vicdanın sessizleşmesidir. Haksızlık karşısında susmak, zamanla haksızlığı normalleştirir. Sessizlik bazen tarafsızlık değil, haksızlığın güçlenmesine istemeden de olsa katkı anlamına gelebilir.
Peki çözüm nedir ?
Çözüm; daha çok bina yapmak değil, daha sağlam karakterler yetiştirmektir. Daha fazla teknoloji üretmek değil, onu doğru kullanacak vicdanlı insanlar yetiştirmektir. Çocuklara sadece matematik ve yabancı dil değil; dürüstlüğü, merhameti, adaleti, saygıyı ve empatiyi de öğretmektir.
Çünkü güçlü toplumları yalnızca ekonomik kalkınma değil; ahlak, adalet, liyakat ve vicdan ayakta tutar.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Teknolojide ilerliyoruz ama insanlıkta da aynı hızla ilerleyebiliyor muyuz?
İşte bu soruya vereceğimiz dürüst cevap, geleceğimizin de en önemli göstergesi olacaktır.

