4/4
(Geçen makalenin devamı)
“Evdeki hesabın çarşıya uymadığı”, “var evinin kerem evi yok evinin verem evi” olduğu durumlarda umulur ki Peygamberimizin “komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisi ve ataların “komşu komşunun külüne muhtaç” veya “demir kapılının ağaç kapılıya ihtiyacı düşer” sözleri hatırlansın. Atalar da bu düşünceyle olsa gerek “evim ayrı, yolum sapa” duyarsızlığına ve günümüzde hayalleri de zorlar hâle gelen komşu fenalıklarına karşı boşuna “ev alma komşu al” uyarısında bulunmamışlardır.
Gelenekte erkeğin “erkek sel kadın göl” atasözüyle müsamaha gösterilen savrulmaları karşısında, kadının yaşadığı bütün zorluklara rağmen evine bağlılığını bir masal tekerlemesi gibi anlatan “çalı idi çırpı idi, evim idi ya, ayı idi uyu idi, kocam idi ya” atasözünden daha iyi söz bulunamaz.
Kadının bu fedakârlığına rağmen “bir kötüye düşüp” ağır işkenceler görünce sığınmak zorunda kaldığı “sığınma evi”nde veya kader kurnanı olup düştüğü “cezaevi”nde bile kimi eşikte kimi beşikte çocuklarının “evimiz” deyip sığınacağı bir eteği ve kucağı hep vardır.
Günümüzde evi özlemek bir yaşlanma belirtisiymiş. Kim bilir dış dünyada “aklın yettiği ama gücün yetmediği” hangi kaygılar, korkular veya acılar, çocukluk çağlarında sokaktaki her tehlikede kaçıp sığındıkları ana kucağının hayaliyle onları eve yönlendiriyor?
Sonu hep “ne dert, keder varsa gençlikte gelsin” denilen ibretlik bir dersle biten “gençlikte mi kocalıkta mı” anlatılarını bilirsiniz. Bu anlatıların en hüzünlü yanı “evsiz barksız” kalıp birilerine veya bir yerlere “sığıntı olma” ve daha acısı bu duygu durumuyla “eve barka sığamama” hâlidir.
Bu yüzden çocukluk çağının ana kucağı güveninde veya güç kuvvet sahibi iken edinilen “apartmanlar, daireler” konforunda olmasa bile herkesin ahir ömründe “başını sokacağı” ve kendini sığıntı gibi hissetmeyeceği bir “barınağı” olmalıdır.
(Not: Prof.Dr.Öcal Oğuz çalışmalarından derlenmiştir.)

