Alevilik, Hacı Bektaş-ı Veli öğretileri ve Orta Asya kökenli kültürel/Şamanik unsurlarla harmanlanmış, Ehlibeyt ve Hz. Ali sevgisini merkezine alan senkretik bir inanç ve yaşam yoludur. Tüm yaşamları sevgi ve yardımlaşma üzerine dir.
Hakk-Muhammed-Ali yolu temel alınır. Allah, Muhammed ve Ali birbiriyle bütünleşmiş bir tasavvufi anlayışla değerlendirilir. İbadetler camide de, Cemevi adı verilen mekânlarda da yapılır. Kadın ve erkeğin bir arada, dede gözetiminde, müzik ve Semah eşliğinde yaptığı toplu ibadete Cem denir.
“Eline, beline, diline sahip olmak”, “kul hakkı yememek”, “rızalık almak” ve musahiplik (yol kardeşliği) en temel kurallarıdır. Muharrem Orucu (Yas-ı Matem), Hızır Orucu ve Masum-u Paklar orucu tutulur.
Perşembe günleri, yemek dağıtılıp, hayır yapılır.
Anadolu’da Türkler ve Kürtler arasında yaygın olmakla birlikte, Hatay ve civarında Arapça konuşan Nusayri (Arap Alevi) toplulukları da bulunmaktadır.
Türkiye’de cemevlerine yasal ibadethane statüsü verilmesi konusu uzun süredir tartışılmakta olup, AİHM kararları ve Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşî Kültür ve Cemevi Başkanlığı üzerinden çeşitli adımlar atılmaktadır.
“Alevî” dendiğinde kelime anlamından hareketle Ali taraftarı, Ali’nin yanında olan, Ali’nin düşüncelerini benimseyen; Ali’yi sevenleri seven (tevellâ), sevmeyenleri sevmeyen (teberrâ), yani Ali’nin sevdiğini sevmek, Ali’nin sevmediğini sevmemek demektir. Tıpkı Mevlevî, Caferî, Bektaşî, Nusayrî örneklerinde olduğu gibi buradaki “-î” eki nispet ifade eder. Sözü edilen Ali de bilindiği üzere Oniki İmam’ın birincisi, Peygamberimizin amcaoğlu ve damadı olan Hz. Ali’dir.
Alevî demek Hz. Ali’yi sevmekse son 1400 yıllık tarih sahnesinde bir gezinti yapıp “Hz. Ali taraftarları kimlermiş ve onu kimler sevmiş” diye baktığımızda şunu görüyoruz: Şiîler, Fatimîler, Caferîler, Nusayrîler, Safevîler, Bektaşîler ve Kızılbaşlar Hz. Ali taraftarıdır. Hatta günümüzde Sünnî tarikat olarak bilinen Kadirîlik, Rufaîlik, Halvetîlik gibi birçok tarikat da silsile olarak Hz. Ali’ye dayanmaktadır. Bu kadar mezhep ve tarikat Ali taraftarı, yani Alevî ise bu grupların birbirine benzemesi gerekir. Oysa durum hiç de öyle değildir.
Oniki İmam’a ve Ehlibeyt’e bağlılıklarıyla bilinen İran’daki Şiîler Anadolu’daki Alevîlere benzemez. Mesela Alevîlerin tuttuğu Muharrem orucunu tutmazlar, aşure kaynatmazlar. Sadece 10 Muharrem (Aşura) gününde yas tutarlar. Kısaca Şiîlik, Türkiye’deki Sünnîliğin biraz daha radikal halidir. Bu durumda yukarıda saydığımız Ali sevgisi etrafında birleşen gruplara genel olarak Alevî değil Alici demek daha doğru olur.
Alevîliği ise yaklaşık 1000 yıldır Anadolu’da var olan ve belli bir dede ocağı etrafında kümelenmiş, Hz. Ali yandaşı gruplar olarak tanımlayabiliriz.
Anadolu derken bugünkü Türkiye coğrafyası sınırlarının biraz daha dışına taşıp yaklaşık 80-100 kilometrelik bir hale oluşturarak çerçeveleyeceğimiz bir coğrafyayı kastediyoruz. Bu coğrafyadaki Alevîler açısından dede ocakları çok önemlidir. Çünkü “Hakk-Muhammed-Ali yolu” olarak ifade edebileceğimiz Alevîlikte dedelik, Alevîliğin biçimlenmesi ve sistemleşmesinde en etkin öğedir. Alevîliğin toplumsal ve inançsal oluşumunda dedelik temel rol oynar.
Bugüne kadar yaşanan bütün olumsuzluklara karşın en az 1000 yılı aşkın bir süredir bu inancın ve kültürün ana taşıyıcısı dedelik kurumu olmuştur.
Dedelik kurumu ve ocak sistemini şöyle tarif edebiliriz: Soyu Oniki İmam kanalıyla Ehlibeyt’e dayanan ve karizmatik bir inanç önderi adına kurulan, kendisine bağlı bir talip topluluğu olan, silsile olarak bu inanç önderinin soyundan gelen, temsilcilerine pir, mürşid, dede gibi adlar verilen, kendi içinde ve diğer ocaklarla hiyerarşisi, takip ettiği bir sürek ya da erkânı olan inanç sistemi yapılanmasına “ocak” ya da “dede ocağı” denir. Bu ocakların temsilcilerine de “Ocakzade” denir.
Bütün bunlardan çıkan sonuca göre Alevîliğin tanımını birkaç farklı açıdan yapabiliriz. Bağlıları için Alevîlik, Hakk-Muhammed-Ali yoludur ve İslam’ın özüdür. Bilimsel araştırmalar ise, Alevîliğin İslam’ın Ehlibeyt merkezli bir Anadolu yorumu olduğunu göstermektedir.
Alevîliğin birçok temel kavramı olduğu söylenebilir. Öncelikle Alevîlik, bir inanç sistemidir. “Allah bir, Muhammed, Ali” düsturunda sembolize edildiği gibi, Allah’ın varlığına, tekliğine ve birliğine; Hz. Muhammed’in ve diğer peygamberlerin Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inanmak ve bunu kabul etmektir.
Hz. Peygamber’in vasisinin Hz. Ali ile başlayan Oniki İmam olduğuna iman etmektir. Allah’ın birliği, nübüvvetin Muhammed’e ve velâyetin de Ali’ye verildiğine inanmaktır. Alevî inanç sistemi bu üçlü temel üzerine inşa edilir. Onun için bir dede ocağına bağlı olmak zorunludur. Kul hakkı yememek ve rızalık konusu Alevîliğin ana esasları içinde yer almaktadır. Bunların dışında musahip tutmak, musahibi ile her yıl cemlerde görgü-sorgudan geçmek, yol düşkünlüğü durumunda bunu kabul edip cezaya katlanmaktır.
Yurdumuzda, Alevîlik ile ilgili doğru bilinen şeyler yok denecek kadar azdır ve giderek daha da azalmaktadır. Sadece Sünnîler değil, özellikle bazı genç Alevîler de bu konu hakkında çok az doğru şey bilmektedir. Bunun nedeni Ehlibeyt ve onlarla temsil edilen marifetle kurulan bağlantının kopmuş olmasıdır. İkinci olarak da bu kopuşa Osmanlı’dan itibaren baskı altına alınan bir toplumsal gerçeklikle ve gelenekle bağı kalmamış Alevî bir nesille karşı karşıya olmamızdır.
Türkiye’deki bazı Sünnîlerin Alevîlik algısı, kirli bilgiler üzerine oturan sakat ve yıkıcı bir çerçeveyle biçimlenmiştir. Her ne kadar Türk uluslaşması ve modernleşmesiyle birlikte bazı önyargılar kırılsa da sağlıklı bir algı oluştuğunu söylemek zordur. Türk modernleşmesinden nasiplenen kişi ve kesimlerde bile Alevîliğe yönelik önyargının bütünüyle yok olmadığı bir gerçektir.
Alevilik, birçok yönü ile “sevgi ve paylaşım” üzerine yaşanmaktadır. İslamiyette bulunan bazı “olmaz”ların, alevilikte normal sayılması ise, gerçek olarak Allah’a ibadet yolu olarak görülür.
Özellikle islamiyette kadın cinsinin ikinci planda yaşatılması alevilikte yoktur. Kadın ve erkek, eşittir.

