Bir ülkede adalet sarayları büyüyor, cezaevleri çoğalıyor, hastaneler genişliyor, kiralar asgari ücreti aşıyor ve çocuklar en temel isteklerine bile ulaşamıyorsa oturup düşünmemiz gerekmez mi?
Biz gerçekten büyüyor muyuz, yoksa büyüyen rakamların arasında insanımızın derdini mi kaybediyoruz?
Elbette büyük hastaneler yapmak, adalet hizmetlerini geliştirmek, güvenliği sağlamak ve şehirleri büyütmek başlı başına kötü değildir. Asıl mesele, bütün bu yatırımları yaparken çözmemiz gereken sorunların neden hala hayatımızın merkezinde durduğudur.
Bir ülkenin büyüklüğü, binalarının yüksekliğiyle değil, insanının yaşam kalitesiyle ölçülür.
Adalet büyüyor mu, adalet arayışı mı?
Adalet saraylarımız yükseliyor. Peki, toplumun adalete olan güveni de aynı ölçüde yükseliyor mu? İnsanlar haklarını ararken kendilerini güvende hissediyor mu? Davalar makul sürede sonuçlanıyor mu? Hukuk, makamına, servetine ve siyasi kimliğine bakmaksızın herkese eşit uygulanıyor mu?
Bunlar cevaplamamız gereken sorulardır.
Elbette adliye binalarının çoğalması tek başına adaletin zayıfladığını göstermez. Ancak adaletin gerçek başarısı mermer duvarlarla değil; hakkın zamanında teslim edilmesiyle, masumun korunmasıyla ve suç işleyenin hukuk önünde hesap vermesiyle ölçülür.
Çünkü adaletin binası büyürken vicdanı küçülüyorsa orada durup düşünmek gerekir.
Hastaneler büyüyor, peki insanımız daha mı sağlıklı?
Modern hastaneler, güçlü sağlık kadroları ve ileri teknoloji, gelişmiş bir ülkenin önemli kazanımlarıdır. Fakat sağlık politikalarının başarısını yalnızca yatak sayısıyla değerlendiremeyiz.
İnsanlarımız neden hastalanıyor? Koruyucu sağlık hizmetleri yeterince güçlü mü? Vatandaşımız nitelikli sağlık hizmetine zamanında ulaşabiliyor mu? Sağlıklı beslenmek, sağlıklı bir çevrede yaşamak ve ruhsal açıdan iyi olmak herkes için mümkün mü?
Hastane yapmak elbette gereklidir. Ancak sağlıklı bir toplum oluşturmak da en az hastane yapmak kadar önemlidir.
Başarı, yalnızca hastayı tedavi etmek değil, mümkün olduğunca az insanın hastalanacağı şartları oluşturabilmektir.
Cezaevleri çoğalırken neyi konuşmalıyız?
Güvenlik, her toplumun vazgeçilmez ihtiyacıdır. Suç işleyenin hukuk önünde hesap vermesi gerekir. Ancak suçla mücadele yalnızca cezaevleri inşa etmekten ibaret değildir.
Eğitim, aile yapısı, bağımlılıkla mücadele, sosyal destek, fırsat eşitliği ve adalet duygusu da bu mücadelenin parçalarıdır.
Cezaevlerinin kapasitesini artırmak zorunda kalıyorsak suçun nedenlerini de araştırmalıyız. Çünkü kalıcı başarı, yalnızca suçluyu cezalandırmakla değil, suçun ortaya çıkmasına zemin hazırlayan koşulları da azaltmakla mümkündür.
Bir annenin gözyaşı, bir ülkenin vicdanına sorudur!
Gelelim asıl meseleye…
Çocuğuna bir çikolata alamadığı için gözyaşı döken bir anne düşünün. İstediği oyuncağı alamadığı için derin bir çaresizlik yaşayan bir çocuk… Kirasını ödeyebilmek için temel ihtiyaçlarından vazgeçen bir baba…
Şimdi aynı ülkeyi düşünün. Bir tarafta geçim mücadelesi veren milyonlarca insan, diğer tarafta milyonlar ve milyarlar değerinde servetlere sahip insanlar…
Burada sorgulanması gereken, birilerinin zengin olması değildir. Zenginlik üretmek, yatırım yapmak ve refaha ulaşmak elbette değerlidir. Asıl soru şudur; Bir toplumda büyük servetler birikirken, neden milyonlarca insan emeğinin karşılığıyla insanca yaşamakta zorlanıyor?
Bir ülkede çalışmak yoksulluktan kurtulmaya yetmiyorsa, barınmak lükse dönüşüyorsa, çocukların fırsatları ailesinin gelirine göre belirleniyorsa ekonomik büyümenin sonuçlarını yeniden değerlendirmek zorundayız.
Çünkü kalkınma, yalnızca milli gelir rakamlarının yükselmesi değildir. Kalkınma; çocuğun karnının doyması, annenin yarına güvenle bakması, babanın ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve gencin geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda hissetmemesidir.
Mesele para değil, vicdan ve sorumluluktur!
Bir ülkeyi karanlığa sürükleyen yalnızca yoksulluk değildir. Yoksulluğun normalleşmesi, adaletsizliğin sıradanlaşması ve başkasının acısına duyarsız kalınması da toplumsal hayatı yaralar.
Devletin görevi yalnızca bina yapmak değil, insanını yaşatmaktır. Siyasetin amacı yalnızca iktidar olmak değil, toplumun sorunlarına çözüm üretmektir. Zenginliğin gerçek değeri de yalnızca biriktirilen servetle değil, ürettiği istihdamla, sağladığı fırsatlarla ve topluma sunduğu katkıyla değerlendirilmelidir.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım;
Binalarımız büyürken insanımızın hayatı küçülüyorsa, biz buna gerçekten kalkınma diyebilir miyiz?
Benim için bir ülkenin gerçek büyüklüğü; adaletin güçlü, sağlığın erişilebilir, emeğin değerli, barınmanın mümkün ve çocukların umutlu olduğu bir düzen kurabilmesidir.
Çünkü hiçbir ekonomik başarı, bir annenin gözyaşından daha değerli değildir. Hiçbir siyasi zafer, adalet duygusundan üstün değildir.
Ve hiçbir ülke, insanının umudunu kaybettiği ölçüde büyük değildir.

