Sofradaki Sessiz Mücadele

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Bazen bedenimiz bize bağırmaz.

Sessizce konuşur.

Bir eklem ağrısıyla, sürekli devam eden bir yorgunlukla, sindirim sorunlarıyla, baş ağrısıyla ya da yıllardır geçmeyen bazı şikâyetlerle kendisini anlatmaya çalışır.

Biz ise çoğu zaman bu işaretleri susturmayı tercih ederiz.

Bir ağrı kesici alırız, geçer.

Bir mide ilacı içeriz, rahatlarız.

Bir süre dinleniriz, toparlarız.

Fakat asıl soruyu sormayı çoğu zaman unuturuz.

“Bedenim bana neden bunu söylüyor?”

İşte burada beslenme devreye giriyor.

Çünkü artık biliyoruz ki yediğimiz her şey yalnızca karnımızı doyurmuyor. Aynı zamanda vücudumuzun çalışma biçimini de etkiliyor.

Özellikle uzun süre devam eden düşük düzeyli inflamasyon, yani halk arasında kullanılan ifadeyle kronik iltihabi süreçler, birçok sağlık sorununun oluşumunda rol oynayabiliyor.

Elbette her iltihap kötü değildir.

Vücudumuz bir mikrop veya yaralanmayla karşılaştığında iltihap, aslında savunma sistemimizin önemli bir parçasıdır. Sorun, bu mekanizmanın gerektiği halde kapanmaması ve uzun süre devam etmesidir.

İşte o zaman yaşam biçimimize dönüp bakmamız gerekir.

Ne yiyoruz ?

Ne kadar hareket ediyoruz ?

Nasıl uyuyoruz ?

Ne kadar stres taşıyoruz ?

Çünkü beden yalnızca ilaçlarla değil, günlük alışkanlıklarımızla da şekilleniyor.

Bugün soframızda daha fazla yer vermemiz gereken bazı gıdalar var.

Örneğin yağlı balıklar…

Sardalya, hamsi, uskumru ve somon gibi balıklar omega-3 yağ asitleri açısından zengin. Omega-3’lerin vücuttaki inflamatuvar süreçler üzerinde olumlu etkileri olabileceği biliniyor.

Üstelik bunun için soframıza her gün pahalı ve ulaşılması zor ürünler koymamız gerekmiyor.

Bazen en güzel çözüm, yaşadığımız coğrafyanın nimetlerinde saklı.

Bir tabak sardalya…

Yanında bol yeşillik…

Üzerine biraz zeytinyağı…

Belki bir miktar limon…

Bazen sağlıklı beslenme sandığımız kadar karmaşık değildir.

Zeytinyağı da bu sofranın önemli parçalarından biri.

Özellikle kaliteli sızma zeytinyağı, içerdiği çeşitli antioksidan ve polifenoller nedeniyle sağlıklı beslenme modellerinin önemli unsurlarından kabul ediliyor.

Bizim coğrafyamızda zeytin yalnızca ekonomik bir ürün değildir.

Aynı zamanda kültürdür.

Gelenektir.

Sağlıklı yaşamın da önemli bir parçasıdır.

Sebzeleri de unutmamak gerekiyor.

Brokoli, karnabahar, ıspanak, pazı, roka, biber, domates…

Renk ne kadar çeşitliyse, soframızdaki farklı vitamin, mineral ve antioksidanların çeşitliliği de o kadar artıyor.

Meyveler de öyle.

Çilek, kiraz, vişne, nar, yaban mersini ve turunçgiller gibi meyveler çeşitli antioksidan ve polifenoller içeriyor.

Fakat burada önemli bir ayrıntı var:

Sağlıklı olan bir besini gereğinden fazla tüketmek değildir. Dengeli tüketmektir.

Bir başka güzel seçenek ise ceviz, badem ve fındık gibi kuruyemişler.

Ölçülü tüketildiğinde sağlıklı yağlar, lif ve çeşitli mikro besinler açısından soframıza katkı sağlayabilirler.

Mercimek, nohut ve kuru fasulye gibi baklagiller ise hem ekonomik hem besleyici hem de lif açısından zengin seçenekler.

Yani sağlıklı beslenmenin mutlaka pahalı olması gerekmiyor.

Asıl mesele çoğu zaman alışveriş sepetimizin değil, alışkanlıklarımızın değişmesidir.

Peki neyi azaltacağız ?

İşte burada biraz kendimizle yüzleşmemiz gerekiyor.

Fazla şeker…

Şekerli içecekler…

Aşırı işlenmiş gıdalar…

Sık tüketilen kızartmalar…

İşlenmiş et ürünleri…

Beyaz un ağırlıklı beslenme…

Ve ihtiyacımızdan çok daha fazla kalori…

Bunların tamamını bir gecede hayatımızdan çıkarmak zorunda değiliz.

Ama soframızdaki ağırlığını azaltabiliriz.

Çünkü mesele “hiç yememek” değil.

Dengeyi yeniden kurmak.

Bir de çoğu zaman gözden kaçırdığımız başka bir gerçek var:

İltihap sadece tabakta oluşmuyor.

Hareketsizlik, yetersiz uyku, kronik stres, sigara, aşırı kilo ve benzeri yaşam tarzı faktörleri de vücudun inflamatuvar dengesini etkileyebiliyor.

Dolayısıyla sadece “iltihap giderici besin” aramak biraz eksik bir bakış açısıdır.

Sabah kahvaltısında sağlıklı beslenip bütün gün oturuyorsak…

Gece üçte yatıp beş saat uyuyorsak…

Sürekli stres altında yaşıyorsak…

Sigara içiyorsak…

O zaman tek başına zerdeçal veya zencefilden mucize beklemek doğru değildir.

Sağlık, bir baharatın değil; bir hayat biçiminin sonucudur.

Zerdeçal ve zencefil elbette soframızda yer bulabilir.

Yeşil çay, kefir, yoğurt, tam tahıllar ve çeşitli bitkisel gıdalar da dengeli beslenmenin parçaları olabilir.

Ama hiçbir gıda ilaç değildir.

Özellikle kronik hastalığı olan veya düzenli ilaç kullanan insanların “doğal olduğu için zararsızdır” düşüncesiyle bitkisel ürünlere ve yüksek doz takviyelere yönelmesi doğru değildir.

Çünkü doğal olan her şey masum değildir.

Asıl mesele bilinçli olmaktır.

Bugün belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.

Biz soframızı karnımızı doyurmak için mi kuruyoruz, bedenimizi yaşatmak için mi ?

Çünkü ikisi aynı şey değildir.

Bir tabak yemek birkaç dakikada tüketilir.

Ama o tabağın bedenimizde bıraktığı etki çok daha uzun sürer.

Bu nedenle sağlıklı yaşamı yalnızca hastalandığımız zaman hatırlamamalıyız.

Hastaneye gitmeden önce de sağlığımızı korumayı öğrenmeliyiz.

İlaç elbette gerektiğinde hayat kurtarır.

Doktor elbette vazgeçilmezdir.

Tedavi elbette şarttır.

Ama bütün bunların yanında bir gerçek daha var:

Bedenimize her gün üç kez ne yaptığımız da önemlidir.

Kahvaltıda…

Öğle yemeğinde…

Akşam sofrasında…

Belki de sağlığımız için verdiğimiz en önemli kararlar, büyük hastanelerde değil, küçük mutfaklarda alınıyor.

O halde soframızı biraz daha renklendirelim.

Balığı, sebzeyi, meyveyi, baklagili, cevizi ve kaliteli zeytinyağını çoğaltalım.

Şekeri, aşırı işlenmiş gıdaları ve gereksiz tüketimi azaltalım.

Daha fazla hareket edelim.

Daha iyi uyuyalım.

Stresimizi yönetmeyi öğrenelim.

Ve en önemlisi, bedenimizin verdiği sinyalleri küçümsemeyelim.

Çünkü bazen bedenimizin sessizce söylediği şey şudur.

“Bana biraz daha iyi bak.”

Belki de sağlıklı bir hayatın başlangıcı, bundan daha büyük bir cümle değildir.

Sofradaki Sessiz Mücadele