Birçok ülkenin sanayi politikaları sürekli değişim içindedir. Japonya, Güney Kore, Singapur ve Almanya gibi devletler, pasif veya koruyucu konumlardan, dikkatle seçilmiş sektörlerde sanayi teşvik edecek atak konumlara geçiş yapıyorlar. Bu konumlar daha az istenen sektörlerden ayrılmayı da kolaylaştırıyor. Bu yeni sanayi politikası, bu tür ülkelerdeki firmaları yeni pazarlara girmede büyük fabrikaların inşası ve büyük belirgin yatırımlar gibi, sektörleri küresel pozisyona getirecek cesur hamlelerde bulunma yönünde destekliyor.
Devletler, ekonomik rekabet açısından kaynaklarından hangilerinin ayırt edici özelliğe sahip olduğunun bilincine gittikçe daha fazla varıyor gibi görünüyor ve bu varlıklara sahip olmanın ekonomik faydalarını ele geçirmeye gittikçe daha eğilimli hale geliyorlar. Doğal kaynaklar ya devlet mülkiyetiyle doğrudan ya da devletlerin ve üreticilerin ortaklıklarıyla dolaylı olarak kontrol edilen varlıkların bariz örnekleridir. Düşük ücretli, bol miktarda yarı nitelikli ve niteliksiz işçilerin varlığı, bazı ülkelerde açık şekilde kabul gören bir diğer varlıktır. Ne yazık ki ülkemizde bu ülkeler arasında yer almaktadır.
Teknolojinin daha özgürce akışının, gelişmekte olan ülkelerdeki rakipler de dahil olmak üzere, çok çeşitli firmalara modern dünya ölçülerinde tesislere yatırım yapma fırsatı verdiği görülmektedir. Bazı firmalar, özellikle de Japon firmaları, teknolojilerini yurtdışına satma konusunda oldukça atak hale geldiler. Ayrıca, teknoloji satın alan bazı firmalar da, kelepir fiyattan bunu başkalarına satmak istiyorlar. Bütün bu aktiviteler küresel rekabeti daha da teşvik etme eğilimi gösterirler.
Yeni Büyük Ölçekli Pazarların Tedricen Ortaya Çıkması: Benzersiz büyüklüğü nedeniyle A.B.D., uzun süredir küresel rekabet için stratejik Pazar olmasına rağmen, Çin, Rusya ve muhtemelen Hindistan geleceğin büyük pazarları olarak ortaya çıkabilirler. Bu olasılığın birkaç sonucu vardır. İlki, eğer Çin ve Rusya kendi pazarlarına erişimi kontrol ederse, kendi firmaları temel küresel güçler haline gelebilirler. İkincisi, bu pazarlardan birine ya da her ikisine erişim elde etmek, bunu başaran firmaya sağlayacağı büyük ölçek nedeniyle, gelecekte çok önemli bir stratejik değişken haline gelebilir.
Son on- on beş yılda ortaya çıkan bir durum da, özellikle Tayvan, Güney Kore, Singapur ve Brezilya’nın ortaya çıkması ile birlikte, dünya sektörlerinde gelişmekte olan ülkelerin yarattığı rekabettir. Geleneksel olarak gelişmekte olan ülkeler, ucuz işgücü ve doğal kaynaklar temelinde rekabet ettiler ve bu durum hala devam etmektedir. Bununla birlikte, gelişmekte olan ülkelerin rekabeti, gemi yapımı ve televizyon setlerinin, çeliğin, elyafın ve yakında herhalde otomobillerin bile üretimi gibi, sermaye yoğun sektörlerde gittikçe daha büyük bir etki yaratmaktadır.
Gelişmekte olan ülkeler, yukarıda sunulan fikirlerden bazıları nedeniyle, büyük ölçekli tesislere temel sermaye yatırımları yapma, saldırgan bir şekilde en son teknolojileri satın alma veya lisanslamaya çalışma ve büyük riskle alma konusunda gittikçe daha hazırlıklı hale geliyorlar. Gelişmekte olan ülkelerin rekabetine en fazla maruz kalan sektörler, aşağıdaki giriş engellerine sahip olmayan sektörlerdir:
* Şirkete özel tutulabilen, hızla değişen teknoloji;
* Yüksek derecede nitelikli işçi;
*Hazırlık sürelerinde duyarlılık;
* Karmaşık dağıtım ve servis;
*Yüksek tüketici pazarlaması kapsamı;
*Karmaşık teknik satış görevi.
Bu faktörlerden bazıları, küresel rekabet engeli olarak kabul edilecektir. Bunlar, rakipleri gelişmiş ülkelerden uzaklaştırmasalar bile, kaynakların veya becerilerin olmaması, deneyimsizlik, inanılırlığın ve yerleşik ilişkilerin olmaması veya yerel koşullardan kaynaklanan çok fazla farklılık nedeniyle, geleneksel gelişmiş pazarlardaki gereklilikleri (örneğin, dağıtım, tüketici pazarlaması ve satışı ) anlayamama sonucu olarak, gelişmekte olan ülkelerin firmaları bakımından çözümü özellikle zor sorunlardır.
1980’lerin ortaları ile sonlarında bir çok teşebbüs stratejik durum değerlendirmesi ile dolaylı rekabetçilik yapmayı tercih ederken, bazı yöneticiler rakip işletmelerle işbirliği kurmanın, mükemmel fırsatları da beraberinde getireceğini tahmin etmişlerdi. Bu amaçla başarı doğrultusunda zirveye uzanmak amacıyla, işletmeler rakipleriyle beraber çalışabilmenin yollarını aramaya başladılar.
Moore rekabet konusunda şöyle demektedir: “İçinde yaşadığımız dünya öyle bir dünyadır ki, artık tek başına yaratıcı stratejiler bulmak yerine, tedarikçilerle, müşterilerle ve hatta rakiplerle yeni ittifaklar kurup diğer rakiplere karşı birlikte gelişme ve büyüme yolları bulmak gerekmektedir”. Görüldüğü gibi Moore, klasik anlamda rekabetin sonunun geldiğinden bahsetmektedir.
Büyük firma işbirliği ve koalisyonu birbiri içinde rekabet ederken birbirinin gelişme ve büyümesini destekleyecek, aynı sebep ve amaçla çıkar ortaklığı yöneteceklerdir. Örneğin önümüzdeki yıllarda otomobil sektöründe yedi dev koalisyonun kurulacağı ve bir avuç bağımsız üreticinin kalacağı ifade edilmektedir.
Bu koalisyonlar;
General Motors – Toyota – Isuzu – Suzuki – Saab – Daewo. Ford – Mazda – Jaguar – Kia -Volkwagen – Porsche -Chrysler – Mitsubishi – Daimler Benz – Hyundai – Fiat – Nisan – Subaru -Honda – Rover – Peugeot – Citroen – Renault – Volvo koalisyonlarıdır.
Görüldüğü gibi artık önümüzdeki yıllarda ortaklaşa rekabet kavramı ve uygulamaları gittikçe önem kazanacak ve geçerliliği artacaktır. Dolayısıyla küreselleşen rekabet ortamında işletmelerin ayakta kalabilmeleri için stratejik ortaklıklar kurmaları gerekecektir. Çünkü işletmeler birbirlerinin karşılaştırmalı üstünlüklerinden yararlanmak isteyeceklerdir. Her işletme hatta devletler, en iyi yaptıkları işleri yapmaya devam edeceklerdir. Bu durum artan uzmanlaşmayı da beraberinde getirecektir.
Pek çok iş yapan küçük işletmeler yerlerini az işi uzmanca yapan büyük işletmelere devredeceklerdir. Rekabette bireysellik yerini takımsallığa bırakacaktır.

