Biz gençken sözde aydınlar için kullanılan bir söz vardı: “Entel”. Türkiye uzun yıllardır kendisine “Aydın” (Entelektüel) denilen, bilinçlenmemiş ve yetersiz bilgili, dar bakış açılı, kompleksli, aslını bilmeyen, gizleyen ya da inkâr eden, bilmiş (ukala) okur yazar kitleden, siyasetçilerden çok çekti ve çekmeye devam ediyor. Böyle olunca da hem aydın ve gazeteci hem de yurttaş olarak bizler de bazı konuları açıklamak, hatta kendimizi anlatmak gereği duyuyoruz.
Kültürümüzde “Dinime küfreden Müslüman olsa” şeklinde bir deyim var. Başkalarını eleştirip kusur arayan, ancak kendisi aynı yanlışları ya da daha kötüsünü yapan kişiler için kullanılır. Bu söz, kişinin tutarsızlığını ve iki yüzlülüğünü vurgulamak için tercih edilir. Örneğin; bir siyasetçi, doğayı, çevreyi, ağacı korumak isteyene “Çapulcu”; Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi kararlarını dinlemeyen, baskıcı bir yönetim, başkasını “Faşist”; muhalefeti terör örgütü ile iş birliğiyle suçlayanlar, ‘Terörist Başı’nı kahraman sayabiliyor.
Uluslararası alanda ve toplumsal ilişkilerde de bunun örneklerini görüyoruz ve deneyimliyoruz. Nazi soykırımına uğramış Yahudilerin, bugün Filistin’e uyguladığı zulüm ve katliam; Yavuz Sultan Selim zamanında kurulan Hamidiye alaylarıyla Alevi Türkmenlerin katledilmesinde görev üstlenen, yıllarca terör örgütü bünyesinde kendi yöresindeki halkı katleden Kürtlerin, bugün Aleviciliğe soyunup, asimile edildiklerini iddia edip, hak arayışı bahanesiyle yaptıkları bölücülük; ülkede yalnızca Kürtlerin ezilip, işkence gördüğünü ve bununda baş sorumlusunun Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu savunan birilerinin, sırf asker, polis, öğretmen, devletten yana diye kadınlara ve çocuklara uyguladığı fiziksel, ruhsal şiddet, işlediği cinayetler, okul ve fabrika patlatmaları haklı görülebilir mi? (Bizzat yaşadım, tanık oldum, tanıklarından dinledim.) Ama, diğer yandan; 12 Eylül dönemindeki bazı olayları, yazılıp, çizilen ve anlatılanların dışında, o dönemde Diyarbakır’da görev yapan babamın (Ben ilkokulu yeni bitirmiştim.) yaşadıkları ve anlattıkları nezdinde bir yazımda uzun uzun kaleme aldım. Orada halkın sevgisini, saygısını, güvenini kazanan babamın, Sarıkamış’a sürgün edildiğini de… Yöre halkına uygulanan baskı ve işkencenin, halkı devletten soğutmayı, TSK’ya ve Emniyet’e güveni sarsmayı, terörün zeminini hazırlamayı amaçladığını anlamayan, aşırı saf ya da art niyetlidir. Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan, Orgeneral Eşref Bitlis niye şehit edildi?
Gazeteci Hrant Dink’in öldürüldüğünde de çok üzüldüm. Onun da Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Abdi İpekçi gibi, karanlık güçlerin tetikçisi suikastçilerce öldüğürüldüğüne inanıyorum. Ama, cenaze töreninde “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz” şeklindeki sav sözlere katılmadım, katılmam. Çünkü, Ermeni değilim; bence Hrant Dink aslında Ermeni olduğu için değil; kendisine yapılan haksızlıklara rağmen ülkesini sevmekten vazgeçmediği; insanları ötekileştiren, düşmanlaştıran kişilerin oyununa alet olmadığı için katledildi. Ayrıca, Ermenistan dışında dünyada en çok Ermeni nüfus barındıran İstanbul’da yaşamayı tercih eden Ermenileri, 20 Yüzyılın başında Emperyalist devletlerin (Önce Rusya, sonra İngiltere) kışkırtma ve destekleriyle, özellikle Erzurum, Kars yöresinde erkekleri savaşlarda yok olmuş, kadın, çocuk ve yaşlıları vahşice katleden Ermenileri de, ‘Techir’ (Buralardaki Ermenilerin, gene Osmanlı toprağı olan Suriye’ye göç ettirilmesi) sırasında “Ben Ermeni değilim, Kürt ve Müslümanım’ diyerek bulunduğu yerde kalmayı tercih edenleri de, tarihsel ve toplumbilimsel gerçekler olarak göz ardı edemezsiniz.
Hoşgörüsüzlük mü, anlayışsızlık mı, cehalet mi?
Bunları niye anlatıyorum? Çin Halk Cumhuriyeti’nde görev yaptığım dönemde, bana Kürt ve Ermeni meselelerini soranlara yaptığım açıklamaları, kendi ülkemde çeşitli kesimlerden sözde aydınlara yapmak zorunda kaldığım için…
Öncelikle belirteyim; ana tarafımdan Türkmen (Yörük), Tatar, baba tarafımdan Çerkez, Zaza genleri taşıyan; ömrünün yaklaşık 15 yılını Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusunda geçirmiş; ülkesinde Alevi, Sünni, Hristiyan, Musevi, Rum, Ermeni, Arap, Kürt asıllı, dünyanın çeşitli yerlerinde, Uygur, Azeri, Tatar, Fars, İtalyan, Fransız, Çek, Hintli, Afrikalı, Afgan, Pakistanlı, Mısırlı, Romen, İsviçreli, İspanyol arkadaşları bulunan; bu arkadaşlarının çoğuyla iletişimini ve ilişkisini sevgi saygı çerçevesinde yıllardır sürdüren biriyim. Reenkarnasyona, enkaarnasyona inanan, (Ayrıca, bütün hak dinlerin başta din sömürüsü yapan sözde din adamları yüzünden özünden uzaklaşıp, yozlaştığını düşünen) bana göre; bu tür ayrımların çok da önemi yok. Çünkü, bu kişiler, tanıdığım bildiğim kadarıyla, dürüst, düzgün yaşam süren, işlerinde yetkin, helal kazanç peşinde, yurtsever, insan sever, doğa sever, bulundukları yerlere, başkalarına yararlı, haksızlık yapmayan, özverili, iyi kimseler… Benim için bu nitelikler arkadaş olmak, dostluğu sürdürmek için yeterlidir.
Hep söylerim: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmayacaksın, yapılmasına göz yummayacaksın.” Ama, bakıyorum; haksızlığa uğrayan, ezilen, dışlanan kesimler, ellerine güç ve fırsat geçince, kendilerine reva görülenden daha kötüsünü başkalarına yapmaktan kaçınmıyor! Arsızlık, hadsizlik, haksızlık, kindarlık, saygısızlık, “Özgürlük ve insan hakları” kavramıyla sıvanmaya çalışılıyor. Dincilerin başkalarına günah saydıklarını kendilerine mübah görmeleri gibi…
Daha önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından “İhanet Süreci” olarak nitelendirilen “Çözüm Süreci”nin benzeri, bizzat Bahçeli’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden yaptığı çağrıyla başlatıldığında, “Devlet Bahçeli, merhum Sinan Ateş’in fotoğrafını okşamak bir yana, yetim çocuklarının başını hiç okşamış mıdır? A. Öcalan için yaptığı özgürlük çağrısını, S. Demirtaş için niye yapmamıştır?” şeklindeki sosyal medya yorumuma MHP’lilerden çok Kürtçüler ateş püskürdü! Bu da yorumun devamına yazmış olduğum “Siyaset o kadar kokuşmuş ki; içtenliksizlik ve riyakarlık göze görünmez olmuş” sözümü haklı çıkarıyor.
Üniversitede Siyaset Bilimi, Toplum Bilim, Siyaset Sosyolojisi, Sosyal Psikoloji, Siyasal Tarih gibi dersler görürken, öğretmenlerimiz “Bilinç” kavramının önemi üzerinde durmuşlardı. Aylar önce, çevrecilerden oluşan bir whatsapp topluluğunda ‘köylüleri bilinçlendirmek’ten söz ettiğimde, beni “Bilgilendirmek” yerine “Bilinçlendirmek” sözcüğünü kullanmamdan ötürü eleştirenler, ‘Köylülere / halka tepeden bakmakla’ suçladılar. Kendileri ise oldukça, bilgili ve bilinçli bir aydını küçümsediklerini farkında değillerdi. Yineliyorum: “Bilinç”, bilgiden daha üstün, kişiye bilgelik ve olgunluk kazandıran bir kavramdır. O nedenle, birçok dilde “vicdan” kavramıyla ilişkilendirilir. Bilgi sahibi olmak kişiyi vicdanlı ve bilinçli yapmaz. Öyle olsaydı; alanında uzman ve bilgili kişiler, dünyayı savaşa, toplumları bunalıma sürüklemezdi. Yetkin bilim insanları NAZİ Almanya’sında savaş füzesi, zehirli gaz üretip, insanlar üzerinde vahşice öjenik deneyler yapmazdı.
Son olarak; gene – Güllük Körfezi sorunları ve olayları ile ilgili paylaşımlar yapılsın diye kurulan – whatsapp topluluğunda Nevruz Bayramı nedeniyle paylaşılan ve “W” ile yazılan Kürtçe iletilere tepki gösterip; “Türkçede ‘w’ harfi var mı? ‘Nevruz’ diye yazılabilirken; bu sözcüğü ‘Newroz’ diye yazma merakı ve özentisi neden kaynaklanıyor acaba?” şeklinde görüş belirtince, “sığ bakış açılı, bölücü, tepeden bakan” gibi suçlamalar ve eleştirilerle karşılaştım! Beni üzen; bana hakarete varan suçlama ve eleştirilerin yöneltilmesi değil; aydın, solcu ya da çevreci geçinen kişilerin durumu. Özellikle de solculuğu Kürtçülük ve her şeye muhalif olmak sanan bu gibilerin, kendi ön yargılı, dar açılı bakışlarını, bilgisizliklerini, sağ duyu yoksunluklarını, hoşgörüsüzlüklerini, yandaşlıklarını, komplekslerini, kime ve neye alet olduklarını farkına varmamaları; yanlışlarını ve kendileri gibi düşünmeyenlerin haklı olabileceklerini kabul edememeleri.
Ben kişilerin niyetine ve amacına bakarım; yaptıklarıyla topluma yararlı olabiliyorlar mı? Yoksa, amaçları; tribünlere oynamak, ego tatmini, siyasi hesaplar, kişisel çıkarlar, bir şey yapıyormuş gibi ve bazı kesimlere şirin görünmek, öç almak, kıskançlık mı?
Doğru, kişiye, döneme, koşullara göre değişir; GERÇEK ise tektir. Doğru bildiğim yoldan; gerçekleri ve HAKkı savunduğum sürece şaşmam. Ne demiş Yunus Emre, “Sen doğru dur, eğri cezasını bulur.”

