Bir toplumun ruh halini anlamak istiyorsanız, insanların birbirine nasıl davrandığına bakın. Trafikteki sürücülere, market kasasındaki müşterilere, sosyal medyadaki yorumlara, aile içindeki konuşmalara kulak verin. Bugün karşımıza çıkan manzara ne yazık ki iç açıcı değil. En küçük bir anlaşmazlıkta yükselen sesler, tahammülsüzlük, hakaretler, kavgalar ve hatta şiddet olayları, öfkenin artık bireysel bir duygu olmaktan çıkıp toplumsal bir soruna dönüştüğünü gösteriyor.
Öfke aslında kötü bir duygu değildir. Tıpkı sevinç, üzüntü veya korku gibi insanın doğal duygularından biridir. Haksızlığa uğradığımızda, değersiz hissettiğimizde veya tehdit altında olduğumuzu düşündüğümüzde öfkeleniriz. Sorun öfkenin varlığı değil, onu yönetememektir. Kontrol edilmeyen öfke, insanın önce kendisini sonra da çevresini tüketen görünmez bir yangına dönüşür.
Peki neden bu kadar öfkeliyiz?
Bu sorunun cevabı tek bir nedene bağlanamaz. Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, işsizlik, adaletsizlik hissi, sosyal kutuplaşma, iletişim eksikliği ve yalnızlaşma gibi birçok etken insan psikolojisini baskı altına alıyor. Sürekli gerilim altında yaşayan bireyler, zamanla en küçük olaylara bile büyük tepkiler vermeye başlıyor.
Düşünün; ay sonunu nasıl getireceğini hesaplayan bir baba, sınav kaygısıyla boğuşan bir genç, iş yükünün altında ezilen bir çalışan veya geleceğinden umudunu kesmeye başlayan bir vatandaş… Her biri görünmeyen bir yük taşıyor. Bu yük bazen evde eşe, bazen çocuğa, bazen trafikte hiç tanımadığı bir insana yönelen öfke olarak ortaya çıkıyor.
Son yıllarda trafikte yaşanan tartışmalar bunun en açık örneklerinden biri. Bir korna sesi, bir yol verme meselesi veya basit bir sürüş hatası, birkaç saniye içinde kavgaya dönüşebiliyor. Oysa sorun korna sesi değil. Sorun, insanların içinde biriktirdiği ve boşaltacak sağlıklı bir kanal bulamadığı öfkedir.
Benzer tabloyu sosyal medyada da görüyoruz. İnsanlar birbirini dinlemek yerine saldırmayı tercih ediyor. Farklı düşünceye sahip olmak artık tartışma zemini değil, düşmanlık sebebi haline geliyor. Oysa fikirler çatışabilir, insanlar değil. Ne yazık ki dijital dünyanın sağladığı görünmezlik hissi, bazı insanları gerçek hayatta söyleyemeyecekleri sözleri söylemeye cesaretlendiriyor.
Öfkenin en ağır bedelini ise aileler ödüyor.
Bir çocuğun karakteri, büyüdüğü evde şekillenir. Sürekli bağırışların olduğu, sabrın ve anlayışın eksik kaldığı bir ortamda büyüyen çocuklar, öfkeyi normal bir iletişim yöntemi olarak görmeye başlayabiliyor. Böylece öfke nesilden nesile aktarılan bir mirasau dönüşüyor.
Bugün birçok insanın aslında öfkeli değil, kırgın olduğunu söylemek daha doğru olabilir. Çünkü öfke çoğu zaman görünen yüzdür. Altında ise değersizlik hissi, hayal kırıklığı, yalnızlık, anlaşılmama duygusu ve umutsuzluk bulunur.
İşte bu noktada önemli bir soru karşımıza çıkıyor:
Gerçekten öfkeli miyiz, yoksa yaralı mı?
Belki de insanların büyük kısmı, hayatın yükü altında ezilirken sesini duyuramadığı için bağırıyor. Belki de kimse onu dinlemediği için daha yüksek sesle konuşuyor. Belki de adalet göremediği için saldırganlaşıyor. Belki de uzun zamandır mutlu olmadığı için tahammül sınırları daralıyor.
Bu durum sadece bireysel bir mesele değildir. Aynı zamanda toplumsal bir alarmdır.
Bir toplumda insanlar birbirine güvenmiyorsa, sürekli savunma pozisyonunda yaşıyorsa, farklı düşüncelere tahammül gösteremiyorsa ve her eleştiriyi saldırı olarak algılıyorsa orada sosyal dokunun zayıflamaya başladığını söylemek mümkündür. Çünkü medeniyet, sadece yollar ve binalarla kurulmaz. Medeniyet, insanların birbirine gösterdiği saygıyla kurulur.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle öfkeyi yok etmeye çalışmak yerine onu anlamayı öğrenmeliyiz. Çünkü bastırılan öfke kaybolmaz. Birikir. Bir gün beklenmedik bir anda patlar.
İnsanlar duygularını ifade edebilmeli, konuşabilmeli ve dinlenebilmelidir. Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey çözüm değil, anlaşılmaktır. Empati bu yüzden önemlidir. Karşımızdaki kişinin ne yaşadığını bilmeden verdiğimiz hükümler çoğu zaman haksızdır.
Eğitim sisteminin de bu konuda önemli bir rolü vardır. Çocuklara matematik, tarih veya fen kadar duygu yönetimi de öğretilmelidir. Bir çocuğun öfkesini nasıl yöneteceğini öğrenmesi, gelecekte topluma yapılacak en büyük yatırımlardan biridir.
Aileler de kendi davranışlarını gözden geçirmelidir. Çocuklar söylenenleri değil, gördüklerini öğrenirler. Sürekli bağıran bir ebeveynin sakin bir çocuk yetiştirmesi kolay değildir. Saygı görmek isteyen önce saygı göstermeyi öğrenmelidir.
Medyanın ve sosyal medyanın da sorumluluğu büyüktür. Sürekli korku, kavga ve kutuplaşma üreten içerikler toplumdaki gerilimi artırmaktadır. İnsanların sadece kötü haberlerle değil, umut veren örneklerle de buluşmaya ihtiyacı vardır.
Belki de en önemlisi, yeniden birbirimizi dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Konuşmak için değil anlamak için dinlemek… Haklı çıkmak için değil gerçeği bulmak için tartışmak… Kazanmak için değil birlikte yaşamak için çabalamak…
Çünkü öfke, insanı güçlü gösterse de aslında zayıflatan bir duygudur. Kontrol edilmeyen öfke, sahibini de tüketir. Bir anlık öfkeyle söylenen sözler yıllarca kapanmayacak yaralar açabilir. Birkaç dakikalık kontrolsüzlük, yılların emeğini yok edebilir.
Bugün belki de hepimizin kendine sorması gereken soru şudur;
“Ben gerçekten kime kızıyorum?”
Belki cevabı bulduğumuzda, bağırmanın yerini konuşmak, öfkenin yerini anlayış almak başlayacaktır.
Çünkü toplumları ayakta tutan şey güç değil; sabırdır. Gürültü değil; sağduyudur. Öfke değil; vicdandır.
Ve unutmayalım;
Öfkesine hâkim olabilen insan güçlüdür. Öfkesine teslim olan ise yalnızca gücünü kaybettiğini fark etmeyen biridir.!!

