Dünya üzerinde yaklaşık iki milyar Müslüman yaşıyor. Bu, insanlığın neredeyse dörtte biri demek. Üstelik bu nüfus, elli yedi Müslüman çoğunluklu devlete yayılmış durumda. Dünyanın en büyük petrol rezervlerinin önemli bir bölümü bu coğrafyada, doğal gazın büyük kısmı bu coğrafyada, dünyanın en stratejik boğazları, deniz yolları ve ticaret koridorları yine bu coğrafyada…
Peki bütün bunlara rağmen neden dünya siyasetine yön veren ülkeler arasında İslam dünyası yeterince söz sahibi değil?
Neden küresel ekonomiyi başkaları yönetiyor?
Neden savaşlar çoğunlukla bizim coğrafyamızda yaşanırken, barış masaları başka başkentlerde kuruluyor?
Belki de önce kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor;
Kalabalık olmak gerçekten güçlü olmak mıdır?
Bugün Filistin’de gözyaşı var. Sudan’da kardeş kardeşe silah doğrultuyor. Yemen yıllardır açlık ve savaşla mücadele ediyor. Suriye’nin yaraları hala tam anlamıyla sarılabilmiş değil. Somali onlarca yıldır istikrar arıyor. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan milyonlarca Müslüman ise savaşın, yoksulluğun veya ayrımcılığın gölgesinde hayat mücadelesi veriyor.
Bütün bunlar yaşanırken insan ister istemez düşünüyor.
Yaklaşık iki milyarlık bir inanç dünyası, neden mazlumların gözyaşını dindirecek ortak bir irade ortaya koyamıyor?
Bu sorunun cevabını yalnızca dış güçlerde aramak kolaydır. Ama kolay olan her zaman doğru değildir.
Evet… Tarihte sömürgecilik yaşandı. Evet… Küresel güçlerin bölgesel çıkar mücadeleleri bugün de devam ediyor. Evet… Çifte standartlar dünyanın birçok yerinde hala hissediliyor.
Ancak bütün sorumluluğu başkalarına yüklemek, kendi eksiklerimizi görmemize engel olur.
Çünkü aynı dine inanmak, aynı hedefe yürümek anlamına gelmiyor.
Bugün elli yedi Müslüman ülkenin her biri farklı önceliklere sahip. Kimi güvenlik sorunlarıyla uğraşıyor, kimi ekonomik krizlerle, kimi iç siyasi çekişmelerle, kimi de bölgesel rekabetlerle. Ortak inanç var; fakat çoğu zaman ortak vizyon yok.
Oysa tarih bize başka bir şey anlatıyor.
Bir zamanlar dünyanın en büyük kütüphaneleri Bağdat’taydı. En önemli bilim merkezleri Kurtuba’daydı. Matematikte, tıpta, astronomide ve felsefede insanlığa yön veren isimlerin önemli bir kısmı İslam medeniyetinden çıkmıştı. İbn Sina, El-Hârezmî, İbn Heysem ve daha niceleri yalnızca Müslümanların değil, insanlık tarihinin ortak mirası haline geldi.
Demek ki mesele din değil.
Çünkü aynı din, bir dönem dünyanın en büyük bilim medeniyetini de kurmuştu.
Öyleyse bugün eksik olan nedir?
Bana göre cevap çok nettir.
Bilgi üretmeyi tüketmekten daha değerli hale getiremedik.
Eğitimi, siyasetin üzerinde tutamadık.
Liyakati, sadakatin önüne koyamadık.
Bilimi, günlük tartışmaların gölgesinden çıkaramadık.
Hukuku, herkes için aynı şekilde işleyen bir güven sistemi haline getiremedik.
Oysa gerçek güç, sadece güçlü ordular kurmak değildir.
Gerçek güç; dünyanın kullandığı teknolojiyi üretebilmektir.
Gerçek güç; insanlığın okuduğu kitapları yazabilmektir.
Gerçek güç; adalet sistemiyle örnek gösterilebilmektir.
Gerçek güç; insanlar sizi korktukları için değil, saygı duydukları için dinlediğinde ortaya çıkar.
İşte Batı’nın bugün ulaştığı seviyenin temelinde de büyük ölçüde bu anlayış vardır. Sanayi Devrimi’nden sonra üretimi, bilimi, teknolojiyi ve kurumsallaşmayı öncelediler. Elbette onların da hataları, savaşları ve yanlış politikaları oldu. Ancak bilgi üretme kapasitesini sürekli geliştirdiler. Dünyanın en güçlü üniversitelerini, şirketlerini ve araştırma merkezlerini kurdular.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde duruyor?
Türkiye, İslam dünyasının en dikkat çeken ülkelerinden biridir. Tarihi mirası, coğrafi konumu, savunma sanayisindeki gelişmeleri ve diplomatik ağırlığı nedeniyle hem İslam ülkeleri hem de Batılı devletler tarafından yakından takip edilir.
Kimi zaman örnek gösterilir, kimi zaman eleştirilir. Ama hiçbir zaman görmezden gelinmez.
Bu bile Türkiye’nin taşıdığı sorumluluğun ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.
Ancak Türkiye’nin tek başına bütün İslam dünyasının sorunlarını çözmesini beklemek gerçekçi değildir. Hiçbir ülke bunu tek başına başaramaz.
Asıl ihtiyaç; birbirini suçlayan değil, birbirini tamamlayan bir anlayıştır.
Belki de bugün İslam dünyasının en büyük eksiği doğal kaynak değil, ortak akıldır.
Petrol bitebilir.
Doğal gaz tükenebilir.
Ama bilgi üreten toplumlar varlıklarını sürdürmeye devam eder.
Bugün dünyanın geleceğini petrol değil; yapay zeka, yazılım, biyoteknoloji, uzay araştırmaları ve yüksek teknoloji şekillendiriyor.
Bu yarışta geri kalan toplumlar, nüfusları ne kadar kalabalık olursa olsun başkalarının ürettiğini tüketmeye mahkum olur.
İşte bu yüzden artık yeni bir muhasebeye ihtiyacımız var.
Çocuklarımıza ezberden önce sorgulamayı öğretmeliyiz.
Gençlerimizi diplomaya değil, üretmeye yönlendirmeliyiz.
Üniversitelerimizi diploma dağıtan binalar olmaktan çıkarıp fikir üreten merkezlere dönüştürmeliyiz.
Adaleti yalnızca mahkeme salonlarında değil, hayatın her alanında hakim kılmalıyız.
Ve en önemlisi…
Birbirimizi suçlamak yerine birbirimizi güçlendirmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü iki milyarlık bir nüfus, eğer ortak bir hedef etrafında birleşemiyorsa yalnızca büyük bir kalabalıktır.
Ama bilgiyle, adaletle, üretimle ve ortak akılla hareket edebiliyorsa işte o zaman gerçek bir medeniyet olur.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur;
Dünyanın bizi dinlemesini mi istiyoruz, yoksa dünyanın dinlemek zorunda kalacağı eserler üretmeyi mi?
Çünkü tarih bize tek bir gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor;
Kalabalıklar ses çıkarabilir… Ama dünyayı değiştirenler, değer üretenlerdir.

