Çaresizliği Öğrenen İnsan, Umudu Unutur Mu?

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

İnsan hayatı boyunca birçok zorlukla karşılaşır. Kimi zaman ekonomik sıkıntılarla, kimi zaman sağlık sorunlarıyla, kimi zaman da haksızlıklarla mücadele eder. Bazı günler vardır ki insan, bütün kapıları tek tek çaldığını ama hiçbirinden ses gelmediğini düşünür.

İşte tam o noktada insanın içinde tehlikeli bir duygu büyümeye başlar çaresizlik.

Psikolojide bunun önemli karşılıklarından biri “öğrenilmiş çaresizlik” kavramıdır. İnsan, defalarca çaba gösterdiği hâlde sonuç alamadığında zamanla hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmaya başlayabilir.

Önünde bir kapı vardır ama artık kapıyı çalmaya bile gerek görmez.

Çünkü zihninde tek bir cümle vardır:

“Ne yaparsam yapayım, hiçbir şey değişmeyecek.”

Peki insan gerçekten çaresiz midir, yoksa çaresiz olduğuna mı inandırılmıştır?

Çaresizlik bazen yaşanır, bazen öğretilir

Hayatın insanın gücünü aşan gerçekleri vardır. Bir hastalık, kaybedilen bir yakın, ekonomik imkânsızlıklar veya yıllardır çözülemeyen bir sorun karşısında insanın kendisini çaresiz hissetmesi anlaşılabilir.

Fakat bir de insanın sürekli mücadele ettiği hâlde karşılığını alamadığı durumlar vardır.

Hakkını arar, sonuç alamaz.

Çalışır, emeğinin karşılığını göremez.

Sesini duyurmak ister, kimse dinlemez.

Bir süre sonra insan yalnızca mücadele etmekten değil, mücadele etmenin anlamlı olduğuna inanmaktan da vazgeçer.

İşte asıl tehlike budur.

Çünkü çaresizlik yalnızca insanın gücünü değil, geleceğe dair inancını da tüketir.

Bir şehir de çaresizliği öğrenebilir

Bu mesele yalnızca bireylerin yaşadığı psikolojik bir durum değildir. Toplumlar da zamanla çaresizliği öğrenebilir.

Bir mahallede yıllardır aynı sorun yaşanıyorsa, vatandaş defalarca başvurmasına rağmen sonuç alamıyorsa, her seçim döneminde aynı vaatler veriliyor ama değişen bir şey olmuyorsa, orada yalnızca hizmet eksikliği yoktur.

Orada zamanla bir düşünce yerleşir;

“Bizim kaderimiz bu.”

Milas’ta yıllardır çözülmeyen bir yol, altyapı, ulaşım veya başka bir şehir sorunu üzerinden düşünelim.

Vatandaş başvuruyor.

Dilekçe veriyor.

Yetkililere anlatıyor.

Toplantılarda sesini duyurmaya çalışıyor.

Fakat karşısına sürekli aynı cümleler çıkıyorsa;

“İncelenecek.”

“Programımıza alacağız.”

“Ödenek bekleniyor.”

“Gelecek yıl yapılacak.”

Bir süre sonra o vatandaş sorununu anlatmaktan vazgeçebilir.

İşte bu, bir şehir açısından çok daha büyük bir tehlikedir.

Çünkü vatandaşın susması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Umut, güzel söz söylemek değildir

Bugün toplum olarak ihtiyacımız olan şeylerden biri gerçekçi umuttur.

Umut, insanlara sürekli “Her şey güzel olacak.” demek değildir.

Umut; sorunu görmek, sorumluluğu kabul etmek ve çözüm için samimi bir irade ortaya koymaktır.

Bir yönetici, vatandaşa pembe tablolar çizmek yerine gerçeği açıkça anlatmalıdır.

Bir sorun hemen çözülemiyorsa neden çözülemediğini, ne zaman çözülebileceğini ve hangi adımların atılacağını açıklamalıdır.

Çünkü insan her zaman istediği sonucu alamayabilir.

Fakat ciddiye alındığını, dinlendiğini ve emeğinin boşa gitmediğini gördüğünde mücadele gücünü korur.

Bazen bir insanın umudunu yeniden kazanması için büyük bir yatırım değil, samimi bir yaklaşım yeterlidir.

Yönetici, umudu büyütmelidir

Bir yöneticinin görevi yalnızca makamında oturmak, imza atmak veya mevcut düzeni sürdürmek değildir.

Yönetici, insanların sorunlarını çözmek ve geleceğe dair güven duygusunu güçlendirmek zorundadır.

İyi yönetici vatandaşa çaresizliği öğretmez; çözümün mümkün olduğunu gösterir.

Bunun için liyakat gerekir.

Adalet gerekir.

Şeffaflık gerekir.

Empati gerekir.

Bir mahallede yol yapılacaksa vatandaş yıllarca bekletilmemelidir. Bir genç iş arıyorsa yalnızca nasihat değil, fırsat da sunulmalıdır. Bir esnaf zorlanıyorsa sorunu dinlenmeli, çözüm yolları aranmalıdır.

Yönetici her gün kendisine şu soruyu sormalıdır:

“Ben bugün kimin hayatını kolaylaştırdım?”

Çünkü makamlar geçicidir.

Fakat insanların yaşadığı sorunlar ve yöneticilere duyduğu güven, uzun yıllar hafızalarda kalır.

Çaresizliğe karşı ilk adım: Yeniden inanmak

Birey olarak da sorumluluklarımız var.

Her sorunu tek başımıza çözemeyebiliriz. Her mücadelemiz istediğimiz gibi sonuçlanmayabilir. Ancak başarısızlık, her zaman yetersiz olduğumuz anlamına gelmez.

Bazen yanlış zamanda, yanlış yerde veya yanlış yöntemle mücadele etmiş olabiliriz.

Bazen de gerçekten desteğe ihtiyaç duyabiliriz.

Bu nedenle çaresizlik hisseden insanın kendisini suçlamak yerine destek araması önemlidir. Ailesiyle, dostlarıyla, güvendiği insanlarla konuşması; gerektiğinde profesyonel yardım alması yeniden güç kazanmasına katkı sağlayabilir.

Yardım istemek zayıflık değil, insanın kendi hayatına sahip çıkma iradesidir.

Milas’ın ihtiyacı olan yalnızca yatırım değil

Milas’ın yollarına, altyapısına, sosyal alanlarına, gençlerine, üreticilerine ve turizmine yatırım yapılması elbette önemlidir.

Fakat bütün bunların üzerinde bir ihtiyaç daha vardır;

Vizyon.

Çünkü vizyonu olmayan şehir yalnızca bugünün sorunlarını çözmeye çalışır.

Vizyon sahibi şehir ise geleceğin imkânlarını bugünden planlar.

Milas’ın çocukları “Burada hiçbir şey değişmez.” diyerek büyümemelidir.

Gençleri geleceğini başka şehirlerde aramak zorunda hissetmemelidir.

Esnafı, üreticisi, çiftçisi ve emeklisi kendisini bu şehrin değerli bir parçası olarak görmelidir.

Bunun yolu büyük sözlerden değil; planlı, kararlı ve hakkaniyetli çalışmalardan geçer.

UMUDU KAYBETMEK, MÜCADELEYİ BIRAKMAKTIR

İnsan bazen yorulur, bazen düşer, bazen de bütün yolların kapandığını düşünür. Fakat hayat bize şunu öğretir: Bugün değişmeyen hiçbir şey, yarın da değişmeyecek diye bir kural yoktur.

Çaresizlik öğrenilmişse, umut yeniden öğrenilebilir. Yeter ki insan kendisine, çevresine ve geleceğe dair inancını tamamen kaybetmesin.

Bir şehrin en büyük kaybı, yalnızca yollarının bozulması, yatırımlarının gecikmesi veya gençlerinin başka yerlere gitmesi değildir. Asıl kayıp, insanların “Artık hiçbir şey değişmez.” diyerek mücadele etmekten vazgeçmesidir.

İşte bu yüzden yöneticilere, siyasetçilere, aydınlara, ailelere ve hepimize büyük bir sorumluluk düşüyor: İnsanların umudunu tüketmemek, aksine yeniden yeşertmek.

Çünkü umut, yalnızca beklemek değildir. Umut; akılla plan yapmak, vicdanla hareket etmek, emek vermek ve gerektiğinde yeniden ayağa kalkmaktır.

Milas’ın da Türkiye’nin de ihtiyacı, çaresizliğe teslim olmuş insanlar değil; sorunları gören, çözüm arayan ve geleceğe inanan insanlardır.

Unutmayalım:

Bir insanın umudunu kırmak, yalnızca bugünü karartır. Ama bir insanın umudunu yeniden yeşertmek, bir ailenin, bir mahallenin, hatta bir şehrin geleceğini değiştirebilir.

Ve belki de en önemlisi…

Çaresizlik, insanın önüne örülen en yüksek duvar olabilir. Fakat inanç, akıl ve mücadele bir araya geldiğinde, o duvarın aşılmayacak bir tarafı yoktur.

Yeter ki umudumuzu başkalarının ihmallerine teslim etmeyelim. Yeter ki mücadele etmekten vazgeçmeyelim.

Çaresizliği Öğrenen İnsan, Umudu Unutur Mu?