Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Kur’an, dolayısıyla Atatürk’ün dine yaklaşımı konusunda ülkemizde 3 ayrı görüş ve grup bulunmaktadır:
* Dinî değerleri yaşamdan ayrı ve uzak tutmak isteyenler, genelde Atatürk’e sığınmakta, onu kendi düşüncelerine kalkan yapıp, kendi fikir ve idealleri doğrultusunda istismar etmektedirler.
* Kendilerini İslâm dininin sözcüleri sanan bazı kimseler de, Türk Milleti için gerçek milli bir değer olan Atatürk’ü, dine karşı biriymiş gibi gösterme gafleti içine girmektedirler. Buna göre her iki grup da Atatürk’ü dinden uzak gösterme yarışında olmaktadırlar.
* Üçüncü gruptakiler ise Atatürk’ün tüm yaşamına ve birçok konuşmasına ön yargısız yaklaşmakta ve gerçekçi gözle değerlendirmektedirler.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün din anlayışını, onun hakkında yapılan birtakım yorumlardan ve başkalarının ön yargılı sözlerinden değil; bu üçüncü grup gibi doğrudan doğruya bizzat Atatürk’ün kendi sözlerinden, demeç ve sohbetlerinden, en önemlisi de yaptıklarından incelemek ve değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır.
Böylece, bir taraftan Atatürk adına “din aleyhtarlığı” yapılırken; diğer taraftan da din adına “Atatürk aleyhtarlığı” yapanların gerçek yüzleri aydınlanmış olacaktır. Atatürk’ün çocukluk ve gençlik yaşlarında, büyüdüğü çevrenin, sonraki Kur’an ve Din’e olan yaklaşımını etkilemiş olabilir mi?
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, dinî ve millî duyguları coşturan bir sosyal çevrede dünyaya gelmiştir. İslam dininin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’e büyük önem vermiştir. İlk Kur’an kültürünü ailesinden, soyu Şems-i Tebrizi’ye dayanan annesi Molla Zübeyde Hanım’dan almıştır. Zübeyde Hanım, oğlu Mustafa Kemal’e çok küçük yaşlarda Kur’an öğretmiş ve eve çağırdığı hafızlar sayesinde öğrettirmiştir. Yaşamış olduğu mahalle ve Selanik şehri ona çocukluğundan itibaren “Türklük” ve “Müslümanlık” kimliğini ilham etmiştir. Mustafa Kemalin ilköğrenimini gördüğü Şemsi Efendi Mektebi ve daha sonra devam ettiği Selanik Mülkiye İdadisi, devrin şartları içinde ciddi dinî bilgiler veren öğretim kuruluşları idi. Hatta daha sonra girdiği Selanik Askeri Rüştiyesi ile Manastır Askeri İdadisi de programlarında aynı ciddiyet ve seviyede din kültürü veren kurumlardı
Mustafa Kemal, çocukluk ve gençlik yıllarında, birçok dinî ibadet ve ayine katılmıştı. İlk gençlik yıllarında Selanik’te bulunduğu dönemlerde Cuma ve Teravih namazlarını kendi mahallesinde bulunan Kasımiye Camiinde kılardı. Atatürk, meraklı ve sürekli öğrenme açlığında olması yanında, araştırıcı ve sorgulayıcı bir kişilik yapısındaydı. Daha lise öğrenciliğinden itibaren askerî konular yanında, ülkeyi ilgilendiren sosyal konular ve özellikle Kur’an temelli İslâm ile ilgilenir, her fırsatta Müftüler başta olmak üzere, sık sık Din ve Kur’an tartışmaları yapardı. Kur’an’ı daima merak etmiş ve fırsat buldukça öğrenerek inancını pekiştirme çabasında olmuştu. Tüm yaşantısına baktığımızda, Atatürk’ün, çocukluğundan başlamak üzere, Allah inancının ve Kur’an bilgisinin güçlü olduğunu görüyoruz.
Anıtkabir Atatürk Müzesi’nde sergilenen Atatürk’ün kullandığı eşyalardan biri ve yanından hiç ayırmadığı bilinen 3,5 cm uzunluğunda 2.8 cm genişliğinde ve 1 cm kalınlığında çok ufak boyutta basılmış bir Kur’an-ı Kerim’dir. Atatürk, haftanın belirli günlerinde dönemin önde gelen hafızlarına Kur’an okutturmuş, okunan ayetlerin anlamını da tartışmıştır.
İşte yıllar içinde bu bilgiler, Atatürk’ün Kur’an’ın özüne ve Kur’an’daki İslâm bilgisine hakim oluşunu sağlamıştır. Çok güzel Arapça bildiği için Kur’an-ı Kerim’in hem orijinal Arapça metnini, hem de Fransızca ve Türkçe çeviri metinlerini defalarca incelemiştir. Onun okuduğu kitaplardan biri de Cemil Sait’in ‘Kur’an-ı Kerim Tercümesi” olmuştur. Her anlayarak Kur’an okuyuşundan ve sohbetlerden sonra da: “Hey büyük Allah’ım, Kur’an’a inanmayan kâfirdir. Bize nasıl yol gösteriyor. Bunları tüm dünyaya okutmalıyız” diye söylenmiştir.
Atatürk, işte bu ilk çocukluk ve gençlik aşamaları temelinde başlayan kendi inançlılığını şu sözleri ile vurgulamıştır:
“Bence, dinsizim diyen mutlaka dindardır. İnsanın dinsiz olmasının imkânı yoktur. Dinsiz kimse olmaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek değildir. Tabiatıyla biz, içine girdiğimiz dinin en çok isabetli ve çok olgun olduğunu biliyoruz ve imanımız da vardır. Fakat bu inanışı nurlandırmak lazım, temizlendirmek, güzelleştirmek lazımdır ki hakikaten kuvvetli olabilsin. Yalnız şurası vardIr ki din, Allah ile kul arasında kutsal bir bağlılıktır. Mutaassıp İslamcıların din komisyonculuğuna izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar alçak kişilerdir. İşte biz bu duruma karşıyız. Buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin mücadele edeceğiniz bu ettiğiniz kimselerdir. ”
Atatürk, sık sık, insanın dindar olması gerektiğine vurgu yapmış ve bir konuşmasında şunları söylemiştir; “Din, insanların gıdasıdır. Dinsiz adam, boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanacağız. Bu dinlerin en sonuncusu, elbette en mükemmelidir. İslâm dini, hepsinden üstündür”
Tanrı’nın bilgisini kapsayan bu mesajı, insanlığa duyuran Hz. Muhammed’dir. Bu duyuru, belirli bir ırk ve coğrafyayla sınırlı değildir. Bu duyuruyu kapsayan Kur’an, Dünya’nın sonuna kadar sürebilecek bir zaman dilimine, çok farklı iklimlere, apayrı alışkanlık ve kültürlerin olduğu geniş bir coğrafyada yaşayan insanların tümüne hitap edebilecek esneklikte bir kitaptır.
Atatürk, Kur’an’ın 2 türlü mesajlı olduğu bu bilgisi ile şu açıklamaları yapmıştır:
“Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, dinin asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur. Hukukî hükümler zaman ve mekân içinde içtimaî heyetlerin uğradıkları değişiklere göre değişe geldiğinden, on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyacına göre lüzumlu ve kafi görülmüş olan esaslar yerine, bugün birçok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar dahi ebedî olmayıp zamanla değişmeye mahkûmdurlar.”
Devam Edecek…

