Ahmet Özger
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Unutulan Sokaklar

Unutulan Sokaklar

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir şehri şehir yapan yalnızca yolları, binaları ve meydanları değildir. Bir şehrin gerçek ruhu; sokaklarında, mahallelerinde ve o sokaklarda kurulan insan ilişkilerinde yaşar. Bugün etrafımıza baktığımızda binaların yükseldiğini, yolların genişlediğini görüyoruz. Ancak aynı oranda büyüyen bir yalnızlık da var. Çünkü şehirler gelişirken mahalle kültürü sessizce hayatımızdan çekiliyor.

Bir zamanlar mahalle, yalnızca aynı sokakta yaşayan insanların oluşturduğu bir yerleşim alanı değildi. Mahalle, güvenin adıydı. Dayanışmanın adıydı. Bir çocuğun yalnız yürürken bile kendini güvende hissettiği, yaşlıların kapı önünde oturup sohbet ettiği, komşuların birbirinin derdiyle dertlendiği bir yaşam biçimiydi.

O günlerin sokakları bugünkünden daha geniş değildi ama insan yüreği daha genişti. Kapılar daha sağlam değildi ama güven daha sağlamdı. İnsanların imkanları bugünkü kadar fazla değildi fakat paylaşacak sevgileri çok daha büyüktü.

Çocuklar sabah evden çıkar, akşam ezanına kadar sokakta oynardı. Saklambaç, yakar top, misket, ip atlama, dokuz taş… Bu oyunlar sadece vakit geçirmek için oynanmazdı. Her biri hayatın küçük bir okuluydu. Çocuklar paylaşmayı, sıra beklemeyi, kaybetmeyi kabullenmeyi, kazanınca kibirlenmemeyi ve arkadaşlığı sokakta öğrenirdi.

Bugün ise sokaklar sessiz. Çocuk seslerinin yerini telefon bildirimleri aldı. Bir zamanlar hayatın aktığı sokaklar şimdi araçların geçtiği koridorlara dönüştü. Çocuklar birbirlerinin gözlerinin içine bakarak değil, ekranların ışığına bakarak büyüyor.

Teknoloji elbette hayatımızı kolaylaştırdı. Uzakları yakın etti. Fakat bir gerçeği de kabul etmek gerekiyor. Uzaklarla konuşurken yakınlarımızdan uzaklaştık. Aynı apartmanda yıllardır yaşayan insanların birbirinin adını bilmediği bir dönemi yaşıyoruz. Asansörde göz göze gelmemek için telefonuna bakan insanlar, aslında modern hayatın en sessiz yalnızlığını yaşıyor.

Eskiden mahallede biri hastalandığında kapısı çalınırdı. Bir evde düğün varsa herkes hazırlığa koşardı. Cenaze olduğunda acı ortak olurdu. Şeker bittiğinde komşudan istenirdi. Akşam pişen yemekten bir tabak mutlaka yan kapıya giderdi. Bunlar büyük fedakarlıklar değildi; hayatın doğal akışıydı.

Mahalle kültürünün en önemli unsurlarından biri de esnaftı. Mahalle bakkalı müşterisinin sadece adını değil, derdini de bilirdi. Veresiye defteri yalnızca borçların yazıldığı bir defter değildi; güvenin ve vefanın belgesiydi. Berber dükkanı sohbetin adresiydi. Terzi, müşterisinin sadece beden ölçüsünü değil, yıllardır değişmeyen hikâyesini de bilirdi.

Bugün zincir mağazalar çoğaldı. Alışveriş merkezleri büyüdü. Ancak insanların birbirine ayırdığı zaman küçüldü. Her şey daha hızlı ama ilişkiler daha yüzeysel hale geldi.

Oysa şehirleri yaşanabilir yapan beton değil, insandır. En modern caddeler bile selam vermeyen insanların arasında soğuk kalır. Buna karşılık mütevazı bir sokak, birbirine güvenen komşular sayesinde huzurun adresi olabilir.

Bir başka kaybımız da “mahalle büyükleri” oldu. Eskiden çocuklar sadece anne babalarından değil, mahallenin büyüklerinden de hayat dersi alırdı. Saygı, edep, yardımlaşma ve sorumluluk duygusu yalnızca okulda değil, sokakta da öğretilirdi. Bugün ise çocukların rol modelleri çoğu zaman sosyal medya ekranlarından ibaret.

Elbette geçmişin her yönü kusursuz değildi. Ancak geçmişten bugüne taşımamız gereken çok değerli alışkanlıklarımız vardı. Bunların başında selam vermek, hal hatır sormak, komşuyu gözetmek ve birlikte yaşamayı bilmek geliyor.

Bugün şehir planları hazırlanırken otopark sayıları hesaplanıyor, yollar genişletiliyor, yeni yapılar inşa ediliyor. Bunların hepsi önemlidir. Ama aynı zamanda insanların birbirini tanıyacağı, çocukların güvenle oynayacağı, yaşlıların rahatça oturup sohbet edeceği mahalleler de tasarlanmalıdır. Çünkü şehir yalnızca binalardan oluşmaz; Şehir, insan ilişkilerinin toplamıdır.

Belki de yeniden başlamanın yolu çok büyük projelerden değil, küçük davranışlardan geçiyor. Bir komşunun kapısını çalmak, yaşlı bir mahalle sakinine “Bir ihtiyacınız var mı?” diye sormak, çocukların oynadığı sokağa sahip çıkmak, yerel esnaftan alışveriş yapmak ve en önemlisi birbirimize yeniden selam vermek…

Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir. Güven, saygı ve dayanışma da en az onlar kadar güçlü bağlardır. Bu bağlar zayıfladığında en modern şehirler bile mutsuz insanların yaşadığı beton yığınlarına dönüşebilir.

Mahalle kültürü nostaljik bir hatıradan ibaret değildir. O, geleceğe taşınması gereken bir medeniyet anlayışıdır. Çocukların güven içinde büyüdüğü, yaşlıların kendini yalnız hissetmediği, komşuların birbirine yabancı olmadığı bir toplum kurabiliyorsak, işte o zaman gerçek anlamda gelişmiş sayılabiliriz.

Belki eski günleri birebir geri getiremeyiz. Dünya değişti, hayatın temposu değişti. Ancak değişmeyen bir gerçek var: İnsan, yine insanla iyileşir. Bir tebessüm, bir selam, bir kapı zili, bir fincan çay bazen en büyük yatırımlardan daha değerli olabilir.

Bugün kendimize şu soruyu sormanın tam zamanı:

Acaba kaybettiğimiz şey mahalleler mi, yoksa mahalleyle birlikte bizi biz yapan değerler mi ?

Bu soruya vereceğimiz cevap, sadece geçmişimizi değil, çocuklarımıza bırakacağımız geleceği de belirleyecektir. Çünkü güçlü toplumlar önce güçlü mahallelerde yetişir. Mahallesi güçlü olan şehrin geleceği de güçlü olur.!!

Unutulan Sokaklar