Bazı insanlar vardır; bilgi sahibi oldukları için söz alırlar. Bazıları ise söz aldıkları için bilgi sahibi olduklarını zannederler. İş hayatının, kamu kurumlarının, özel sektörün ve hatta günlük yaşamın en büyük sorunlarından biri de tam olarak budur. Yetkinlik ile yetki arasındaki farkın unutulması.
Aslında her kurumun başarısı görev tanımlarının net olmasına bağlıdır. Kim ne iş yapar, hangi konuda sorumludur, hangi konuda karar verir; bunlar belli olduğunda sistem işler. Ancak bazen sistemin içine öyle insanlar girer ki, görev tanımını öğrenmeden görev dağıtmaya, işi anlamadan iş yönetmeye, süreci bilmeden süreç denetlemeye kalkarlar. İşte o zaman kurumların enerjisi üretime değil, gereksiz tartışmalara harcanmaya başlar.
Çünkü bilgi eksikliği tek başına bir sorun değildir. İnsan bilmeyebilir. Hiç kimse her şeyi bilmek zorunda değildir. Asıl sorun, bilmediğini bilmeyen insanların ortaya çıkmasıdır. Daha da tehlikelisi, bilgi eksikliğinin zamanla özgüven kılığına bürünmesidir.
Bir işi bilmeyen insan öğrenebilir. Sorar, araştırır, dinler ve gelişir. Fakat bilmediği halde bildiğini düşünen kişi ne öğrenir ne de öğretilebilir. Çünkü onun gözünde sorun kendisinde değil, çevresindedir. Başarısızlık yaşanıyorsa suç başkalarındadır. İşler aksıyorsa sorumluluk başkalarına aittir. Kendisi ise daima haklıdır.
Oysa hayatın en temel gerçeği şudur; Bilgi makamdan değil, emekten gelir.
Bir koltuğa oturmak kimseyi uzman yapmaz. Bir unvan taşımak kimseye otomatik olarak saygınlık kazandırmaz. İnsanlar makamı değil, o makamın hakkını vereni takdir eder. Çünkü gerçek otorite kartvizitte yazan görevden değil, ortaya konan bilgi ve çözüm üretme kapasitesinden doğar.
Ne yazık ki bazı kişiler için makam bir hizmet aracı olmaktan çıkar, kişisel tatmin aracına dönüşür. Bulundukları pozisyonu bir sorumluluk alanı olarak değil, bir üstünlük göstergesi olarak görürler. Bu yüzden sürekli alan genişletmeye çalışırlar. Yetki alanları dışındaki işlere müdahil olur, uzmanların görüşlerini ikinci plana iter, sırf görünür olmak adına sürecin merkezinde bulunmak isterler.
Böyle durumlarda ortaya ilginç bir tablo çıkar.
İşi yapanlar çalışır, bilmeyenler yönlendirmeye çalışır.
Sorun çözenler sessiz kalır, sorun üretenler yüksek sesle konuşur.
Tecrübe sahipleri çözüm üretirken, tecrübesizler talimat üretir.
Sonunda herkes aynı soruyu sormaya başlar:
“Bu kadar basit bir iş neden bu kadar karmaşık hale geldi?”
Cevap çoğu zaman aynıdır. Çünkü sürecin doğal akışına bilgi değil, ego müdahale etmiştir.
Kurumların gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri de budur. Bir kurumda liyakat geri plana düştüğünde insanlar yetkinliklerini geliştirmek yerine görünür olmaya çalışırlar. Bilgi üretmek yerine pozisyon üretmeye yönelirler. İş yapmak yerine iş yapanlara nasıl iş yapacaklarını anlatmaya başlarlar.
Oysa gerçek profesyonellerin ortak bir özelliği vardır. Ne kadar çok bilirlerse o kadar mütevazı olurlar. Çünkü bilginin sınırlarını görürler. Öğrenecek ne kadar çok şey olduğunu fark ederler. Bu yüzden konuşmadan önce dinler, karar vermeden önce araştırır, yönlendirmeden önce anlamaya çalışırlar.
Tam tersine, yüzeysel bilgi çoğu zaman aşırı özgüven doğurur. İnsan bilmediklerini görmediği için kendisini olduğundan daha yeterli sanır. Bu nedenle kurumlarda en büyük sorunlar çoğu zaman kötü niyetli insanlardan değil, yeterliliğini yanlış değerlendiren insanlardan kaynaklanır.
Bu yüzden eski bir söz hâlâ geçerliliğini koruyor:
“Boş başak dik durur, dolu başak eğilir.”
Gerçekten bilen insanlar gösterişe ihtiyaç duymazlar. Çünkü bilgi zaten kendisini belli eder. Bir toplantıda, bir kriz anında, bir problem karşısında kimin ne kadar donanımlı olduğu kısa sürede ortaya çıkar. O noktada unvanlar değil, çözümler konuşur.
Bugün birçok kurumun görünmeyen sorunu aslında budur. İnsanlar görevlerini yapmak yerine başkalarının görevlerini yönetmeye çalışmaktadır. Kendi alanında derinleşmek yerine başka alanlarda söz sahibi olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak ortaya ne güçlü bir liderlik ne de sağlıklı bir ekip çıkmaktadır.
Halbuki iyi yönetim her şeyi bilmek değildir. İyi yönetim, kimin neyi daha iyi bildiğini bilmektir. Gerçek liderlik her konuya müdahale etmek değil, doğru insanlara doğru alanı açabilmektir. Çünkü hiçbir kurum tek bir kişinin bilgisiyle büyümez; ortak aklın değer gördüğü ölçüde gelişir.
Belki de bu nedenle şu söz günümüz çalışma hayatını en iyi özetleyen cümlelerden biridir;
“Görev tanımını okumadan yönetmeye kalkmak, haritaya bakmadan yol göstermeye benzer.”
Haritayı bilmeyen birinin yönlendirdiği yolculuk nasıl kaybolmaya mahkumsa, işi bilmeyenlerin yönlendirdiği kurumlar da aynı akıbete mahkumdur.
Sonuç olarak mesele bir kişinin eksikliği değildir. Mesele, bilgi yerine makamın, liyakat yerine görüntünün, sorumluluk yerine egonun değer kazandığı anlayıştır. Çünkü bir kurumun gerçek gücü en yüksek sesle konuşanlardan değil, en doğru işi yapanlardan gelir.
Ve unutulmamalıdır ki; kendini yüksek görmek yüksek olmak demek değildir. İnsan bulunduğu koltuk kadar değil, doldurduğu sorumluluk kadar büyüktür.

