Bir makamın sahibi olmak kolaydır.
Asıl mesele, o makamın sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Çünkü yöneticilik; koltuğa oturmak, imza atmak, talimat vermek veya etrafında sürekli “evet” diyen insanlar görmek değildir.
Yöneticilik karar vermektir.
Gerektiğinde “hayır” diyebilmektir.
Yanlışın karşısında durabilmektir.
Doğru bildiğini, herkes karşı çıksa bile savunabilmektir.
Ve gerektiğinde bütün sorumluluğu üzerine alabilmektir.
Peki yönetici korkarsa ne olur?
Bence bu sorunun cevabı hepimizi ilgilendirir.
Çünkü yönetici korktuğunda yalnızca kendisi kaybetmez.
Kurum kaybeder.
Çalışan kaybeder.
Vatandaş kaybeder.
Şehir kaybeder.
Hatta bazen geleceğimiz kaybeder.
Korku, yönetimin içine girdiği zaman önce karar mekanizması yavaşlar.
“Şimdi bunu yaparsam ne olur?”
“Şu kişi ne der?”
“Bunun arkasında kim var?”
“Bana tepki gelir mi?”
“Görevim tehlikeye girer mi?”
“Birileri beni hedef alır mı?”
Bu sorular çoğaldıkça yönetici karar vermek yerine beklemeye başlar.
Bekledikçe sorun büyür.
Sorun büyüdükçe çözüm zorlaşır.
Sonunda herkes sorunun farkındadır ama kimse ilk adımı atmaya cesaret edemez.
İşte asıl tehlike budur.
Bir kurumda herkesin sorunu görüp kimsenin çözmeye cesaret edememesi.
Oysa kamu yönetiminde liderlik yalnızca yönetsel başarıyla değil, kamu yararı ve etik sorumlulukla da ilgilidir. Güncel kamu yönetimi literatüründe de liderlik, etik ve karar alma süreçleri birlikte değerlendiriliyor.
Ama burada çok önemli bir ayrım var.
Cesaret demek, aklına gelen her şeyi yapmak değildir.
Cesaret demek, insanlara meydan okumak değildir.
Bağırmak, çağırmak, insanları küçümsemek hiç değildir.
Gerçek cesaret; hukukun içinde kalarak doğru olanı yapabilmektir.
Yanlış yapan kendi yakını bile olsa gerekeni yapabilmektir.
Doğru yapan kendisinden farklı düşünüyor olsa bile hakkını teslim edebilmektir.
Liyakatli olanı, sırf “bizden değil” diye dışlamamaktır.
Çünkü iyi yönetimin temel taşlarından biri liyakattir; kamu yönetimi çalışmalarında liyakat, ehliyet, adalet ve kurumsal verimlilikle doğrudan ilişkilendiriliyor.
Ve bence yöneticinin en büyük sınavlarından biri de tam burada başlar.
Kendi çevresine karşı adil olabilmek.
Çünkü yabancıya adalet göstermek kolaydır.
Asıl mesele yakınına da adalet gösterebilmektir.
Seni destekleyene de, eleştirene de aynı ölçüyü koyabilmektir.
Sana oy verene de vermeyene de aynı hizmeti götürebilmektir.
İşte makamın gerçek ağırlığı budur.
Yönetici korkarsa çevresindeki insanlar da korkmaya başlar.
Çalışan fikrini söylemez.
Vatandaş sorununu anlatmaktan çekinir.
Genç proje sunmaya cesaret edemez.
Bir memur gördüğü yanlışı dile getiremez.
Bir müdür üstüne karşı farklı düşünemez.
Sonra kurumda tuhaf bir düzen oluşur.
Herkes birbirine bakar.
Herkes susar.
Ama herkes konuşur;
Kapalı kapıların arkasında…
Böyle bir yönetim anlayışından ne üretim çıkar ne yenilik ne de şehirlerin geleceğini değiştirecek büyük projeler.
Çünkü vizyonun önündeki en büyük engellerden biri bazen para yokluğu değil, cesaret yokluğudur.
Bir şehrin ihtiyacı olan makinalardan önce vizyona ihtiyacı vardır.
Ama vizyonu hayata geçirmek için de karar verebilen insanlara ihtiyaç vardır.
Milas’ı düşünün.
Turizmde büyük bir potansiyelimiz var.
Tarihimiz var.
Mylasa’mız var.
Bafa’mız var.
Latmos’umuz var.
Ören’imiz var.
Akbük’ümüz var.
Gökçeler’imiz var.
Tarımımız, zeytinimiz, üreticimiz, gençlerimiz var.
Peki bunları dünya ölçeğinde değerlendirmek için ne gerekiyor?
Sadece bütçe mi?
Hayır.
Önce inanmak gerekiyor.
Sonra planlamak.
Sonra karar vermek.
Sonra da kararın arkasında durmak.
İşte burada yöneticinin cesareti devreye giriyor.
Bir yönetici “Bunu yaparsam kim ne der?” diye düşünerek hareket ederse şehir yerinde sayar.
Ama “Bu iş Milas’ın yararına mı?” diye sorarsa başka bir kapı açılır.
Ben yöneticinin herkesten korkmasını değil, hukuktan ve vicdandan çekinmesini isterim.
Haksızlık yapmaktan korksun.
Kul hakkına girmekten korksun.
Kamu malına zarar vermekten korksun.
Milletin emanetini kötü kullanmaktan korksun.
Yanlış karar vermekten değil, bile bile yanlışta ısrar etmekten korksun.
Çünkü insan hata yapabilir.
Yönetici de hata yapabilir.
Asıl mesele hata yaptığında bunu kabul edebilmek ve düzeltebilmektir.
Bazen “Yanılmışım” diyebilmek, yüzlerce imzadan daha büyük bir yöneticilik göstergesidir.
Bazen de “Hayır, bu doğru değil” diyebilmek…
İşte o iki kelime, bir kurumun kaderini değiştirebilir.
Çünkü yönetici herkesi memnun etmek için orada değildir.
Kamu yararını gözetmek için oradadır.
Her karar alkışlanmayabilir.
Her doğru karar herkesi mutlu etmeyebilir.
Hatta bazı doğru kararlar ilk anda tepki bile çekebilir.
Ama yönetici, kararını hukuka, vicdana, bilgiye ve kamu yararına dayandırabiliyorsa arkasında durmalıdır.
Çünkü korkuyla alınan kararların bedelini çoğu zaman kararı alan değil, toplum öder.
Ve toplumun ödediği bedel bazen yıllarca telafi edilemez.
Bir yol gecikir.
Bir yatırım kaçar.
Bir genç şehirden gider.
Bir üretici umudunu kaybeder.
Bir tarihi değer kaderine terk edilir.
Bir fırsat bir daha gelmemek üzere kaybolur.
Bütün bunların altında bazen büyük bir yanlış karar değil, verilemeyen bir karar vardır.
İşte bu yüzden söylüyorum.!!
KORKUYORSAN YÖNETME
Ama bu sözün bir devamı da var;
Korkmuyorsan da kafana göre yönetme.
Hukukla yönet.
Liyakatle yönet.
Ahlakla yönet.
Empatiyle yönet.
Bilgiyle yönet.
Danışarak yönet.
Ve gerektiğinde cesaretle karar ver.
Çünkü gerçek yönetici, kendisinden korkulan kişi değildir.
Kendisine güvenilen kişidir.
Gerçek yönetici, çevresinde susan insanlar değil, gerektiğinde kendisine itiraz edebilen insanlar ister.
Çünkü iyi yönetici “Ben ne dersem o” diyen değil;
“En doğru olan nedir?” diye sorandır.
Ve belki de yöneticiliğin en güzel tarifi budur.
Makamın sahibi değil, emanetin taşıyıcısı olmak.
Bugün hangi makamda olursa olsun bütün yöneticilere bir çağrım var;
Koltuklar geçicidir.
Görevler geçicidir.
Yetkiler geçicidir.
Ama yaptığınız hizmetler insanların hayatında kalır.
Verdiğiniz kararların sonuçları şehirlerin hafızasında kalır.
Ve gün gelir makam odasının kapısı kapanır.
İnsan geriye dönüp baktığında yanında ne koltuk vardır ne makam.
Sadece yaptığı işler vardır.
Sadece insanların duası veya sitemi vardır.
Sadece bıraktığı iz vardır.
O yüzden yöneticinin korkması gereken şey koltuğunu kaybetmek değil;
koltuğu korurken şehrini kaybetmektir.
Ben makamda cesaret istiyorum.
Ama öfke değil.
Ben kararlılık istiyorum.
Ama kibir değil.
Ben güçlü yönetim istiyorum.
Ama baskı değil.
Ben liyakat istiyorum.
Ama kayırmacılık değil.
Ben hizmet istiyorum.
Ama gösteriş değil.
Ve en önemlisi;
Halkına güvenen, halkının da kendisine güvenebildiği bir yönetim anlayışı istiyorum.
Çünkü korkuyla yönetilen yerde sessizlik olabilir.
Ama huzur olmaz.
Baskıyla itaat sağlanabilir.
Ama aidiyet oluşmaz.
Korkuyla karar ertelenebilir.
Ama sorun ortadan kalkmaz.
Oysa cesaret, adalet ve liyakat bir araya geldiğinde başka bir şey ortaya çıkar:
Güven.
Ve bir şehri büyütecek en değerli sermaye bazen para değil, işte o güvendir.
O yüzden sözümü açık söyleyeyim:
Korkuyorsan yönetme.
Ama yönetiyorsan da korkunun değil;
hukukun, vicdanın, liyakatin ve kamu yararının tarafında dur.
Çünkü bu milletin ihtiyacı koltuğunu koruyan yöneticiler değil;
emaneti koruyan yöneticilerdir.

