Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
1953, İzmir doğumlu olup Ege Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu mezunuyum.
Sanatla ilk bağınız ne zaman ve nasıl kuruldu?
Sanatla öğrenim gördüğüm Namık Kemal Lisesi sıralarında ilgilenmeye başladım. Daha çok şiir heveslisi olarak göründüm. Birkaç duvar gazetesinin çıkışında katkım vardır. O sıralar lisemizin değerli edebiyat öğretmeni İsmet Kültür tarafından yayımlanan Genç Kalemler dergisi de ilgimi çekmişti. Ancak ilk şiirimin yayımlandığı (1973) Demokrat İzmir gazetesinin Edebiyat ve Sanat sayfasında kendimi bulmaya başladım. Daha sonra Mart 1976’da, aynı sayfadan sökün eden bir grup arkadaşla (Ali Rıza Ertan, Hüseyin Yurttaş, M. Kadri Sümer) sahip ve sorumlu yönetmenliğini üstlendiğim Dönemeç dergisini kurduk.
Bu alanda üretmeye sizi iten şey neydi? Bir kırılma anı veya esin kaynağı var mıydı?
Nedense kendimi hep şiire yakın bulmuşumdur. Bu, biraz da çocukluğumu etkileyen sözel kültürün sonucudur. Ancak yakın çevremde özellikle birkaç öğretmenin ilgisi çektiğim gibi yerel ve ulusal gazetelerde izlediğim sanat ve kültür sayfaları da beni hayli etkilemiştir. Yanı sıra birkaç çağdaş dergiye ulaşmak, ucundan kıyısından şiir kitaplarına erişmek beni son derece heyecanlandırırdı. Aynı şekilde mizaha da ilgi duyardım. Varlık’ın yanı sıra Akbaba mizah dergisi alırdım harçlığım elverdikçe. İzmir’in Kemeraltı çarşısındaki Varlık bayisine gittikçe Varlık cep kitapları da gözüme çarpardı. Beni yazmaya iten temel neden, okuduğum şair ve yazarların esinidir diyebilirim. Bir kitabın doğuşunu ondan önceki kitaplarda aramak gerekir diye düşünüyorum. Ucu açık bir toplamdır bu.
Bugüne kadar ortaya koyduğunuz eserler içinde sizi en çok yansıtan neler oldu?
Öncelikle şiirle ilgiliyim. Çocuk şiirleri de dahildir buna. Ayrıca şiir kitapları üzerine yazıyorum yıllardır. Öyküler, çocuk ve gençlik romanları, antolojiler, denemeler, araştırma ve incelemeler, edebiyat yaşamımın omurgasını oluşturuyor. Şu ana kadar 49 kitaba imza attım. Geriye baktığım zaman, en az birkaç şiirle anılacağımı umut ediyorum. Gençlik romanlarımdan Yitik Göl, yakın zamanda bir yüksek lisans tezine kaynaklık etti. Ayrıca Ölüme Direnen Şiirler yapıtıyla Ender Sarıyatı gibi genç ölen bir şairi okurla buluşturmam, devamında edebiyatımızda bir ilk çalışma olan Erken Ölümlü Şairler Antolojisi’ni hazırlamam sanırım kalıcı özellikler taşıyor. Her iki kitaba da gerektikçe eklemeler yapıyorum.

Şiiriniz üstünden hangi şehirlerle ilişki kuruyorsunuz? Bunlar içinde İzmir ne anlama geliyor?
Doğal ki İzmir benim şiir yurdum, şiir merkezim! Onun ötesinde İstanbul, Ankara, Bursa, Trabzon, Adana, Samsun, Kastamonu, Antalya, Aydın, Denizli, Konya, Çanakkale gibi kentlerde çıkan dergilerde yazdım ve yazmayı sürdürüyorum. (Şu anda aklıma gelen kentler bunlar) Yeni bir dergi çıktığında bana ulaşan olursa, sepetimde ne varsa dökerim ortaya. Gezip gördüğüm kentler hakkında şiirler düşürürüm genelde. Keşke her kenti bir dergi beklese! Ne güzel olurdu! Bugün artık kitabevi bile yok kimi kentlerde.
Bugün sanatla uğraşmak sizce nasıl bir deneyim? İmkânlar, ilgi ve çevre açısından değerlendirir misiniz?
Ben profesyonel bir yazar değilim. Önce bunun altını bir çizeyim. Ne yazıyorsam, ‘karşılığı insandır’ diyerek yazıyorum. Yazmak, bakmakla görmek arası ciddi bir seçenek gerektiriyor. Bir de dil oluşturmak!.. Sanırım en önemlisi o! Şiirde daha zor bir durumdur bu. Geçmişin üstüne bir şeyler koymak zorundasın. Yapamıyorsan benzerlik içinde yiter gidersin. Yazmak, özgürleştirici, arındırıcı bir eylem… Bireyselleşmeye büyük katkı sunar. Doğal ki anlaşılmak da önemli. Yoksa doğrudan çekmeceye yazmış oluruz. Benim yazdığımı okura ulaştırmak konusunda süper imkanlarım yok. Bu zaten yadsıdığım bir şey. Kimseyi, hiçbir kurumu aracı kılamam bu konuda. Yazdığımı çizdiğimi meraksıyan alır kitabımı okur. Bunun dışında ciddi okuma gruplarına zaman ayırabilirim. Kitap çağdaş bir gereksinimdir. Kişiler, çocukluktan başlayarak bir kütüphane yaratmaya çalışırlarsa yazar-okur ilişkisine daha yakın dururlar. Maddi manevi anlamda kitaba, dergiye harcanan çabalar, sonuçta insani yatırımı körükler. Bunu tasarruf önlemleriyle filan erteleyemezsiniz. Kültür ve sanattan kesinlikle tasarruf edilemez! Edilirse sonu çok acı olur. Sanırım bugünün vicdandan kopuk çöplük siyaseti bunu gösteriyor.

Sizce bir sanatçının toplumla ilişkisi nasıl olmalı?
Sanatçı-toplum ilişkisi doğal bir ilişkidir. Çünkü sanatçı da ait olduğu toplumun üyesi, hatta yaşayan bir hücresidir. Dolayısıyla ne sonsuza kadar köşeme çekilebilirim ne de ortada at gözlüğüyle dolaşabilirim. Sanırım bu bağlamda ‘toplumculuk, gerçekçilik’ gibi konular çıkar önümüze. Bunlar genelde global kavramlardır. “Hangi gerçekçilik?” ya da “Hangi toplumculuk?” kavramlarını getirir beraberinde. Sözgelimi sol ya da milliyetçi toplumcu da olabilirsiniz, İslamcı toplumcu da!.. Gerçekçiliğiniz sahiciliğe dönüşmedikçe havada kalırsınız. Benim toplumculuğum, bir yerde sınıfsallığım, bizzat emekçi kitlelerin içinde olmamdan gelir. Bir işçi ailesinin çocuğuyum. Yüksek okul sürecinde bir sendikada personel olarak çalışmış, akşamları okula devam etmişimdir. Yarı ömrüm Tekel’de geçmiştir örneğin. Çeşitli kademelerde sendikal görevlerim olmuştur. Grevler, direnişler görmüşümdür. Eh, bugün de bir SSK emeklisi olarak açlık sınırı altında yazıyorsam yerim yurdum, ideolojim belli demektir.
Milaslı şair Maksut Doğan’nın yakın arkadaşı olduğunuzu biliyoruz. Maksut Doğan ve şiiri hakkında düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
1932, Milas – Ağaçlıhöyük doğumlu ilköğretim müfettişi Maksut Doğan’ı Dönemeç dergisinden tanımıştım. Ürünleri ve abone katkısıyla çok yararlı olmuştu bize. Ali Rıza Ertan ve Hüseyin Yurttaş’ın da yakın dostuydu. Sevgili Halim Şafak’ın Gürleyen Dağ Rüzgârı adıyla derlediği şiirleri 2011’de Milas Belediyesi Kültür Yayınları arasında basılmış, aynı zamanda kitapla birlikte bir anma etkinliği düzenlenmişti. O, gerçekten gürleyen bir dağ rüzgârıydı. Onca yoksulluğun ve yoksunluğun getirdiği acıyı ülkenin sorunsalına karıştırmış, toplumcu-gerçekçi konumda şiire dökmeye çalışmıştı. Kırsal yalnızlığı, geleceksizliği, daha iyi bir dünya özlemiyle buluşturmayı amaçladı hep. 1963 yılında gerçekleşen Büyük Öğretmen Mitingi’ni düzenleyenler arasında yer aldı. 1965’de Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) kurucu kadrosunda görürüz kendisini. Daha ileride genel yönetim kurulu üyeliğinden Ege bölgesi temsilciliğine kadar uzanır görev alanı. Tüm bunları belirtmek zorundayım. Çünkü onun bize yansıttığı şiir de bire bir yaşanmışlığın uzantısıdır. Emekçi kitlelerin umudunu, iyimserliğini pekiştirir, gelecek adına ütopyasını ve direncini diri tutar. Şu altı dizelik Korkulmasın şiiri, bence onun poetikasını çizmek için yeterlidir sanırım:

“Korkulmasın, işler kötü, gün solgun diye
Güneşli günlere kapalı kalmaz pencereler
İstemese de ağzın o türküyü söyler
Bir yaprak düşer dalından
Çok sular köpürür geçer
El sallamam yetmez mi sana ötelerden”
Son olarak, şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir proje veya paylaşmak istediğiniz gelişmeler var mı?
Edebiyat dünyasıyla ilişkim normal seyrinde sürmekte. Ancak pek etkinlik merkezlerinde görünmüyorum. Bu kendi seçeneğim. Konuşmaktan çok yazmayı yeğliyorum. Eh,70’i geçtim artık. Zamanı gelişi güzel israf etmemeli, öyle değil mi? Kitaplar hakkında yazmak önceliğim hâlâ. İyi bir şiir izleyicisi olduğumu söyleyebilirim. Böyle olunca okumak yetmiyor, paylaşım alanını genişletmek için yazmak gerekiyor. Şiirler de yazıyorum son aylarda. Herhangi bir tasarımım yok hazırda. Yazıp çizdikçe bir şeyler gelişir umarım.
Size ve Milaslı dostlara sevgiler, selamlar ve kitaplı günler dilerim.

