İnsan Kendini Unutunca Toplum Nereye Gider?
Bir gemiyi okyanusun ortasında batıran şey çoğu zaman fırtına değildir. Asıl tehlike pusulasını kaybetmesidir. Çünkü yönünü kaybeden gemi, sakin sularda da felakete sürüklenebilir.
Bugün yaşadığımız birçok soruna baktığımızda ekonomik krizlerden, siyasi çekişmelerden, eğitim sisteminden veya teknolojinin etkilerinden söz ediyoruz. Elbette bunların her biri önemlidir. Ancak çoğu zaman gözden kaçırdığımız daha temel bir sorun vardır; İnsanın kendisini unutması.
Belki de çağımızın en büyük krizi ekonomik değil, ahlaki değil, siyasi değil; anlam krizidir.
Çünkü insan neden yaşadığını unutursa nasıl yaşayacağını da şaşırır.
Eskiden insanlar hayatı yalnızca bir geçim mücadelesi olarak görmezdi. Hayatın bir amacı, bir yönü ve bir anlamı olduğuna inanırdı. Çalışmak yalnızca para kazanmak için değil, ailesine faydalı olmak içindi. Bilgi yalnızca kariyer yapmak için değil, hakikate ulaşmak içindi. Makam yalnızca yetki sahibi olmak için değil, sorumluluk taşımak içindi.
Bugün ise birçok alanda amaçlar araçlara, araçlar da amaçlara dönüşmüş durumda.
Para bir ihtiyaç olmaktan çıkıp hayatın merkezine yerleşebiliyor. Makam hizmet aracı olmaktan çıkıp kişisel tatmin vasıtasına dönüşebiliyor. Bilgi öğrenmek için değil, gösteriş yapmak için kullanılabiliyor. İnsanlar sahip olduklarıyla değer görmeye, olduklarıyla değil göründükleriyle tanınmaya çalışabiliyor.
Sonuçta ortaya garip bir tablo çıkıyor.
Hiç olmadığı kadar bağlantı kurabiliyoruz ama hiç olmadığı kadar yalnız hissediyoruz.
Hiç olmadığı kadar tüketiyoruz ama hiç olmadığı kadar tatminsiziz.
Hiç olmadığı kadar konuşuyoruz ama birbirimizi hiç olmadığı kadar az anlıyoruz.
Çünkü insanın açlığı yalnızca mideyle ilgili değildir. Ruhun da açlığı vardır.
Ruh anlamla beslenir.
Bir insan kendisini yalnızca bedenden ibaret gördüğünde hayatını da yalnızca maddi ölçülerle değerlendirmeye başlar. Daha fazla kazanmak, daha fazla sahip olmak, daha fazla görünmek temel hedef haline gelir. Ancak hedefler büyüdükçe huzur büyümez. Çünkü huzur, sahip olmakla değil anlam bulmakla ilgilidir.
İşte tam da bu noktada bireysel bir sorun toplumsal bir soruna dönüşür.
Kendini merkeze koyan insanlardan oluşan bir toplumda ortak fayda geri plana düşer.
Herkes hak ister ama sorumluluk almak istemez.
Herkes adalet talep eder ama adil davranmak konusunda aynı hassasiyeti göstermez.
Herkes liyakat ister ama kendi yakını söz konusu olduğunda kuralların esnemesini bekler.
Herkes dürüst yöneticiler ister ama günlük hayatında küçük çıkarları için doğruluktan taviz verebilir.
Sonra da toplumun neden düzelmediğini sorgular.
Oysa toplum dediğimiz şey gökten inen bir yapı değildir. Toplum, bizim günlük davranışlarımızın toplamıdır.
Bir şehir yalnızca yollarıyla, binalarıyla veya meydanlarıyla büyük olmaz.
Bir şehir vicdanıyla büyür.
Bir ülke yalnızca ekonomik göstergeleriyle güçlü olmaz.
Bir ülke karakteri kadar güçlüdür.
Bugün birçok insanın hissettiği yorgunluğun sebebi yalnızca ekonomik sıkıntılar değildir. İnsanlar aynı zamanda anlam yorgunluğu yaşamaktadır.
Çünkü sürekli koşuyoruz ama nereye gittiğimizi bilmiyoruz.
Sürekli mücadele ediyoruz ama ne uğruna mücadele ettiğimizi unutuyoruz.
Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama hayatın kendisini kaçırıyoruz.
Belki de bu yüzden modern insanın en büyük sorusu; “Nasıl daha fazla kazanırım?” değil, “Bütün bunlar ne için ?” sorusudur.
Bu sorunun cevabı bulunmadığında başarı bile insanı mutlu etmeye yetmez.
Çünkü insanın içindeki boşluğu para değil, anlam doldurur.
Tarih boyunca yükselen medeniyetlere baktığımızda ortak bir özellik görürüz. Büyük toplumlar önce büyük binalar inşa ederek değil, büyük değerler üreterek yükselmiştir.
Adalet, emek, dürüstlük, merhamet, fedakârlık ve sorumluluk duygusu güçlü olduğu sürece toplumlar zorluklara dayanabilmiştir.
Bu değerler zayıfladığında ise en güçlü görünen yapılar bile içeriden çürümeye başlamıştır.
Bir ağacın kökleri kurursa yapraklarını boyamak onu kurtaramaz.
Toplumlar için de durum aynıdır.
Sorunlarımızın tamamını ekonomiyle açıklamak kolaydır.
Her şeyi siyasetle açıklamak da kolaydır.
Ancak insan unsurunu görmezden gelerek çözüm üretmek mümkün değildir.
Çünkü toplumun özü insandır.
İnsan düzelmeden sistemlerin düzelmesi zordur.
Bu nedenle bugün belki de hepimizin kendimize şu soruyu sorması gerekiyor:
“Hayatımın merkezinde gerçekten ne var?”
Eğer cevap yalnızca çıkarlarımız, konforumuz veya kişisel beklentilerimizse bir şeyleri yeniden düşünme zamanı gelmiş olabilir.
Çünkü insan yalnızca kendisi için yaşadığında küçülür.
Kendisinden daha büyük bir amaca hizmet ettiğinde büyür.
Çocuklarına iyi bir gelecek bırakmaya çalışan bir anne büyüktür.
İşini hakkıyla yapan bir işçi büyüktür.
Adalet için mücadele eden bir vatandaş büyüktür.
Bilgiyi paylaşan bir öğretmen büyüktür.
İnsanları bir araya getiren, umut veren, iyiliği çoğaltan herkes büyüktür.
Gerçek büyüklük makamda değil, faydada saklıdır.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey budur.
Çünkü pusulasını kaybeden toplumların önce yönü, sonra gücü, sonra da geleceği kaybolur.
Ama pusulasını yeniden bulan toplumlar için umut her zaman vardır.
Ve o pusula dışarıda değil, insanın vicdanında saklıdır.

