Ahmet Özger
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Fincan’daki İmparatorluk

Fincan’daki İmparatorluk

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bazı kokular vardır…

İnsan daha duymadan önce hatırlar onları.

Bir sabah ezanı sonrası ağır ağır kaynayan cezve sesi…

Tahta sandalyeli eski bir köy kahvesi…

Dumanı üstünde ince belli sohbetler…

Ve bir fincan kahvenin etrafında kurulan koskoca hayatlar…

İşte Türk kahvesi tam olarak budur.

Bir içecekten fazlası…

Bir milletin hafızasıdır.

Bugün dünyanın dört bir yanında “Turkish Coffee” denildiğinde insanlar sadece kahveyi değil, bir kültürü hatırlar. Çünkü Türkler kahveyi üretip dünyaya satan millet olmadı belki ama kahveyi bir medeniyet dili haline getiren milletlerden biri oldu.

Kahvenin yolculuğu Afrika’dan başladı.

Etiyopya’nın yüksek dağlarından çıkan kahve çekirdeği zamanla Yemen’e ulaştı. Ancak kahvenin asıl hikâyesi, Osmanlı ile tanışınca değişti.

yüzyılda kahve İstanbul’a geldiğinde kimse bunun bir gün dünyayı değiştirecek kültürel bir sembole dönüşeceğini bilmiyordu. Osmanlı, kahveyi yalnızca içmedi… onu işledi, yorumladı ve adeta yeniden doğurdu.

Çekirdek incecik öğütüldü.

Cezvede ağır ağır pişirildi.

Köpüğü özenle korundu.

Yanına su kondu.

Lokum eklendi.

Ve en önemlisi; sohbet katıldı.

Çünkü Türk kahvesi hiçbir zaman sadece kahve olmadı.

O bir bahaneydi.

İnsanların birbirine yaklaşmasının bahanesi…

Bir düşünün…

Eskiden bir eve misafir geldiğinde ilk soru “kahve içer misin?” olurdu. Çünkü kahve aslında “seni ağırlamak istiyorum” demenin zarif yoluydu.

Kız istemelerde kahve vardı.

Barışmalarda kahve vardı.

Ticarette kahve vardı.

Dostlukta kahve vardı.

Hatta Osmanlı döneminde kahvehaneler yalnızca içecek satılan yerler değildi. Oralarda şiir okunur, siyaset konuşulur, halk meseleleri tartışılırdı. Bir anlamda dönemin sosyal medyasıydı kahvehaneler.

Bugün hâlâ Anadolu’nun herhangi bir köy kahvesine gidin…

Bir köşede okey taşlarının sesi, diğer tarafta çay kaşıkları, bir masada memleket meselesi, diğerinde hayatın yükü…

Aslında o kahvehaneler Türk toplumunun küçük birer aynasıdır.

Ne ilginçtir ki Türkler kahvenin ana üreticisi olmadı. Çünkü bizim coğrafyamız tropikal kahve tarımına çok uygun değildi. Ama buna rağmen dünya kahveyi bizim ismimizle tanıdı.

Neden?

Çünkü bazı milletler bir ürünü üretir…

Bazıları ise ona ruh verir.

Türkler kahveye ruh verdi.

Bugün Bosna Hersek’ten Kosova’ya, Kuzey Makedonya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan geniş coğrafyada hâlâ bizim usulümüzde kahve pişiriliyor. Dünyanın birçok yerinde insanlar “Turkish Coffee” siparişi veriyor.

Çünkü bu isim artık bir çekirdeğin değil, bir kültürün adı.

Ve belki de bizi özel yapan tam olarak bu…

Biz kahveyi sadece kaynatmadık.

Onun etrafında insanlık biriktirdik.

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır der atalarımız.

Modern dünyanın hızında bu söz bazen eski bir nostalji gibi geliyor olabilir. Ama aslında bu söz, ilişkilerin değerini anlatıyordu.

Çünkü bugün insanların en büyük eksikliği kahve değil…

Hatır.

Belki de yeniden ihtiyacımız olan şey tam olarak budur.

Bir fincan kahve eşliğinde samimiyet…

Telefonsuz sohbetler…

Çıkarsız dostluklar…

Ve birbirini gerçekten dinleyen insanlar…

Kim bilir…

Belki de bir milletin yeniden toparlanması bazen bir kahve sohbeti kadar sade bir yerden başlar.

Fincan’daki İmparatorluk
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter