Karikatür, bazen tek bir çizgiyle sayfalar dolusu sözü anlatabilen güçlü bir ifade biçimi… Çizer Hayati Boyacıoğlu da çocukluk yıllarından bugüne uzanan sanat yolculuğunda, hayatın içindeki hüzünlü ve komik anları ustalıkla kalemine taşıyan isimlerden biri. İstanbul’un kültürle iç içe sokaklarından Almanya’daki üretken sanat yaşamına uzanan bu yolculukta; karikatürün, gözlemin ve toplumsal duyarlılığın nasıl iç içe geçtiğini kendi anlatımıyla dinliyoruz. Milas’la kurduğu özel bağ, Turhan Selçuk Karikatür Yarışması’na dair düşünceleri ve sanata bakışıyla Hayati Boyacıoğlu’nun samimi değerlendirmelerini ilgiyle okuyacağınıza inanıyoruz.

Hüzünlü Komik Şeyler Karalayan Bir Çizer: Hayati Boyacıoğlu ile Sanat, Karikatür ve Hayata Dair
- Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
İstanbulluyum. Taksim’de büyüdüm; Taksim İlkokulu çocuğuyum. Çocukluğum Beyoğlu’nun o renkli atmosferinde geçti. Yol boyunca karşıma çıkan sinemalar, tiyatrolar, sanatçılar, figüran komşular, kapıları herkese açık sergi salonları ve dönemin bol karikatürlü gazeteleri benim için adeta bir açık hava sanat okuluydu. Teksas, Tommiks, Karaoğlan, Tarkan ve özellikle mizah dergileriyle büyüdüm. İnsan böyle bir ortamda ister istemez gözlem yapmaya, anlatmaya, yazıp çizmeye yöneliyor. Ben de o çocuklardan biri oldum.
- Sanatla ilk bağınız ne zaman ve nasıl kuruldu?
Sanatla bağım çok küçük yaşlarda, aslında farkında olmadan kuruldu. Çizim yeteneğimi erken keşfettim. En büyük gençlik başarım, Dolmabahçe Küçükçiftlik Parkı’ndaki lunaparkta portre çizmekti. Henüz on beş yaşındaydım ve üç dakikada beş liraya portre yapıyordum. Çizdiklerim arasında Gırgır dergisinin kurucusu Oğuz Aral bile vardı. Bu benim için unutulmaz bir deneyimdi.
Ortaokul son sınıfta İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım. O yaşta elde ettiğim en büyük başarılardan biriydi ama ailemin yönlendirmesiyle devam edemedim. Yine de sanat sevgisi içimde hep kaldı.

- Bu alanda üretmeye sizi iten şey neydi? Bir kırılma anı veya ilham kaynağı var mıydı?
Aslında beni en çok besleyen şey gözlem yapma alışkanlığı oldu. İnsanları, hayatı, gündelik komik ya da hüzünlü anları dikkatle izlemek… Sonrasında Türkiye’den ayrılıp Almanya’ya yerleştim ve burada Alman filolojisi, gazetecilik ve pedagoji eğitimi aldım. Bertolt Brecht gibi önemli tiyatro yazarlarının eserlerini inceledim.
Aynı zamanda oyunlar yazdım, İtalyan oyun yazarı ve mizahçı Dario Fo’nun eserlerini sahneye uyarladım. Master çalışmamın konusu da “katılımcı gözlemcilik”ti. Belki de bu yüzden karikatürlerimde hep gözlem ön planda oldu. Çizmek benim için hem anlatma biçimi hem de düşünme yöntemi hâline geldi.

- Bugüne kadar ortaya koyduğunuz eserler içinde sizi en çok yansıtan neler oldu?
Almanya’daki yaşamım karikatürlerimin içeriğini de şekillendirdi. Irkçılık, ayrımcılık, göçmenlerin yaşamı, yerli halkla yaşanan kültürel çatışmalar, bürokrasi ve insan ilişkilerindeki ironiler en çok işlediğim konular oldu.
Yirmi yılı aşkın süre boyunca “Die Brücke” adlı dergide karikatürlerim yayımlandı; bazıları kapak oldu. Bunun yanında pek çok dergi, kitap ve takvimde çalışmalarım yer aldı. Yirminin üzerinde kişisel sergi açtım. Avrupa merkezli Donkişot ve Fire gibi dergilerin kurucuları arasında yer aldım. Uluslararası birçok karikatür yarışmasında jüri üyeliği yaptım. Tüm bu çalışmalarım arasında beni en çok yansıtan şey, “hüzünlü komik şeyler” çizebilmek oldu.

- Eserlerinizde Milas’tan, Ege’den veya yöresel unsurlardan izler bulunuyor mu? Varsa Turhan Selçuk Karikatür Yarışması hakkında düşünceleriniz nelerdir?
Yurt dışında yaşamama rağmen Türkiye’yi çizmeyi sürdürüyorum. Bu bana hem belli bir mesafe hem de farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Türkiye ile bağımı bu şekilde koruyorum. Özellikle Milas’ın benim için ayrı bir yeri var.
Uluslararası Turhan Selçuk Karikatür Yarışması’nda jüri üyeliği yapmak benim için çok kıymetliydi. Turhan Selçuk, hayranlık duyduğum ustaların başında gelir ve kendisiyle tanışma fırsatım da olmuştu. Bu yarışma sadece bir yarışma değil, adeta bir mizah festivaliydi. Çocuklarla yapılan atölyeler, sanatçıların bir araya gelişi, sempozyumlar ve sohbetler çok değerliydi. Milas’ın misafirperverliği de unutulmazdı. Böyle önemli bir kültür etkinliğinin tasarruf tedbirleri nedeniyle sekteye uğraması gerçekten üzücü oldu.

- Bugün sanatla uğraşmak sizce nasıl bir deneyim? İmkânlar, ilgi ve çevre açısından değerlendirir misiniz?
Sanat her zaman zor bir alan oldu. Çocukluğumda da sanat çok güvenli bir meslek olarak görülmezdi; bugün de bazı açılardan bu çok değişmiş değil. İnsanlar sanata ilgi duyuyor ama sanat üretmek sabır, emek ve bazen de ciddi fedakârlık gerektiriyor.
Ben bugün karikatür çizmeyi biraz stres atma biçimi olarak da görüyorum. Çizmek benim için hem düşünmek hem de nefes almak demek. Teknolojinin gelişmesiyle imkânlar arttı ama asıl mesele anlatacak bir sözünüzün olması.

- Sizce bir sanatçının toplumla ilişkisi nasıl olmalı?
Sanatçı toplumdan kopuk olamaz. Gözlemlemeli, dinlemeli, anlamaya çalışmalı. Özellikle karikatürist için bu çok önemli. Çünkü karikatür hayatın içinden beslenir. İnsanların dertlerini, sevinçlerini, çelişkilerini görmek gerekir.
Karikatürü biraz tıp bilimine benzetiyorum. Nasıl doktorların farklı uzmanlık alanları varsa, çizerlerin de farklı kulvarları var. Kimi politik mizah yapar, kimi insan ilişkilerini anlatır, kimi daha soyut çalışır. Önemli olan samimi olmak ve toplumla bağını kaybetmemek.
- Son olarak, şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir proje veya paylaşmak istediğiniz bir gelişme var mı?
Şu sıralar yeni çalışmalar üretmeye devam ediyorum. Eğer sağlık ve şartlar elverirse yıl sonuna doğru İstanbul’da yeni bir kişisel sergi açma düşüncem var.
Çizmek hâlâ benim için büyük bir tutku. Hâlâ “hüzünlü komik şeyler” karalamaya devam ediyorum. Çünkü bazen bir çizgi, uzun uzun anlatılamayan şeyleri tek başına anlatabiliyor.

