Hayat bazen bir kelimeyle anlatılamaz. Ama bazen tek bir sembol, sayfalarca cümlenin anlatamadığını anlatır. “Küfe” de işte böyle bir semboldür. Sıradan bir sepet gibi görünür; ama aslında bir ömrün, bir mücadelenin, bir yükün adıdır.
Eskiden sokaklarda küfe taşıyan insanlar vardı. Sırtlarında ağır yüklerle, dar sokaklardan geçerlerdi. Onlara baktığınızda sadece bir işçi görürdünüz belki. Ama o küfenin içinde sadece taşınan eşyalar yoktu. Bir ailenin geçimi, bir çocuğun geleceği, bir insanın onuru vardı.
Bugün o görüntüler azaldı belki ama küfeler ortadan kalkmadı. Sadece şekil değiştirdi.
Artık insanlar sırtlarında görünür küfeler taşımıyor. Ama herkesin omuzlarında bir yük var. Kimisi geçim derdini taşıyor, kimisi hayal kırıklıklarını… Kimisi sustuklarını, kimisi söyleyemediklerini… Ve çoğu zaman bu yükler, bir küfeden çok daha ağır.
Çünkü görünmeyen yükler, en zor taşınanlardır.
Bir baba düşünün… Eve dönerken yüzünde bir tebessüm, içinde bin bir kaygı. Çocuğuna güçlü görünmek zorunda. Çünkü onun küfesinde sadece kendi yorgunluğu yok, ailesinin umudu da var.
Bir anne düşünün… Her şeyi yetiştirmeye çalışan, ama çoğu zaman kendini ihmal eden. Onun küfesi sevgidir ama o sevgi, bazen en ağır yük olur.
Bir genç düşünün… Hayalleri olan ama önüne konulan engellerle boğuşan. Onun küfesi gelecektir. Ama o gelecek, her geçen gün biraz daha belirsizleşir.
Ve bir de sessizler var…
En ağır yükü taşıyanlar, çoğu zaman en az konuşanlardır. Çünkü bazı insanlar yorulduklarını anlatmaz. Bazı insanlar kırıldıklarını belli etmez. Onlar sadece yürür. Sessizce. Sabırla. Ama her adımda biraz daha ağırlaşır yükleri.
Toplum olarak en büyük hatamız belki de burada başlıyor:
Yükü görünene acıyoruz, görünmeyeni görmezden geliyoruz.
Oysa gerçek yük, çoğu zaman gözle görülmez.
Bugün herkes bir şeylerin peşinde koşuyor. Daha iyi bir hayat, daha fazla kazanç, daha güçlü bir gelecek… Ama kimse durup kendine şunu sormuyor: “Ben ne taşıyorum?”
Çünkü mesele sadece taşımak değil. Mesele, ne taşıdığını bilmek.
Bazı yükler kutsaldır. Aile, sorumluluk, emek… Bunlar insanı yorar ama aynı zamanda büyütür. Ama bazı yükler vardır ki aslında bize ait değildir. Başkalarının beklentileri, toplumun dayattığı roller, geçmişten kalan kırgınlıklar… İşte bu yükler, insanı yavaş yavaş tüketir. Ve insan çoğu zaman fark etmez.
Kendi küfesine başkalarının taşlarını doldurur.
Sonra yürümek zorlaşır. Nefes almak zorlaşır. Ama bırakmak aklına gelmez. Çünkü alışmıştır. Çünkü “böyle gelmiş böyle gider” demiştir.
Oysa hayat, taşımak kadar bırakmayı da bilmektir.
Her yük taşınmaz. Her sorumluluk kabul edilmez. Her beklenti karşılanmak zorunda değildir. İnsan bazen küfesini yere bırakmalı, içindekilere bakmalı ve şunu sormalıdır: “Bu gerçekten bana mı ait?”
İşte gerçek farkındalık burada başlar.
Bir de paylaşmak meselesi var…
Eskiden küfeler bazen iki kişi tarafından taşınırdı. Yük bölünürdü. Yol kolaylaşırdı. Bugün ise herkes kendi küfesiyle yalnız. Kimse kimsenin yüküne dokunmak istemiyor. Çünkü herkes zaten yorgun.
Ama unutulan bir şey var;
Paylaşılan yük hafifler.
Birine omuz vermek, birinin yükünü bir anlığına taşımak, bir insanın hayatını değiştirebilir. Bazen bir cümle, bazen bir dokunuş, bazen sadece “yanındayım” demek…
Çünkü insan en çok, yükünü tek başına taşımak zorunda kaldığında yorulur.
Ve belki de bu çağın en büyük yalnızlığı tam da burada gizlidir.
Herkesin yükü var, ama kimsenin birbirine vakti yok.
Sonra soruyoruz;
Neden bu kadar yorgunuz?
Çünkü sadece çalışmıyoruz, sadece yaşamıyoruz…
Aynı zamanda taşıyoruz.
Ve çoğu zaman neyi, neden taşıdığımızı bile bilmeden…
Oysa hayat bir yarış değil. Bir yük taşıma sınavı da değil. Hayat, anlam arayışıdır. Ve insan, taşıdığı yükün anlamını bildiği sürece güçlü kalır.
Ama anlam kaybolduğunda…
En hafif yük bile ağır gelir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sorma zamanı;
Sırtımızdaki küfe bizi mi taşıyor, biz mi onu?
Çünkü insan, yükünün altında ezilmek zorunda değildir.
İsterse paylaşır, isterse bırakır, isterse yeniden düzenler.
Ama önce fark eder.
Ve fark eden insan için en büyük değişim başlar.
Hayat, sırtında küfe taşımaktır belki…
Ama o küfenin içinde ne olacağına karar vermek, hala bizim elimizdedir.

