Padişahlık, genellikle Doğu ve İslam kültürlerinde hükümdar veya imparator için kullanılan “padişah” olma durumu, bu unvanı taşıyan kişinin yönetimi ve saltanat makamıdır. Mutlak monarşiye dayalı bu sistemde yönetim, babadan oğula veya hanedan üyelerine geçer.
Kelime kökeni olarak Farsça kökenli “padişah” (şahların şahı / en büyük şah) sözcüğüne dayanır. Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüklerinde padişahlık, hükümdarlık veya sultanlık makamı ve yönetimi olarak tanımlanır.
Padişahlığın Temel Özelliklerinin başında ise, mutlak Otorite gelir.
Padişah, devletin başı olup yasama, yürütme ve yargı yetkilerini elinde bulundurur. Yönetim gücü tek bir aileye aittir ve genellikle hanedanın erkek üyeleri arasında el değiştirir.
İslam devletlerinde padişahlık, aynı zamanda halifelik unvanıyla birleşerek dini liderliği de içerir. Yönetim genellikle İslam hukuku (şeriat) ve örfi kurallara göre şekillenir.
Osmanlı hükümdarları padişah unvanını 1421’de devletin başına geçen II. Murat’tan itibaren kullanmaya başlamışlardır. II. Murat dönemine dek “sultan” unvanını kullanan Osmanlı padişahları ayrıca halife, hakan ve kayser unvanlarını da kullanmışlardır. Bu unvanlardan padişah İran geleneğine, sultan ve halife Arap-İslam geleneğine, hakan eski Türk geleneğine, kayser ise Rum geleneğine işaret etmekte ve Osmanlı İmparatorluğu’nun eski İran, Abbasi, Türk ve Rum imparatorluklarının varisi olma iddialarının altını çizmektedir.
Padişahlık hem halife hem de sultan makamlarını ihtiva eden unvandır. Padişah eşlerine “sultan” denir.
Vakıf medeniyetimizde hanımların vakıfları mühim bir yer tutar. Normalde kadınlar ziynet eşyalarını, takılarını ve mücevherlerini çok severler. Fakat bizim medeniyetimizdeki hanım sultanları görüyoruz ki, hayır-hasenâtı ziynetlerinden daha çok seviyorlar. Gelen ziynetlerini de bozdurup hayır-hasenâta sevk ediyorlar. Bilhassa vâlide sultanlar, yani sarayda yetişen sultan hanımları hayır-hasenat yarışında en ön sıradadırlar.
Saraylardaki Osmanlı Haremi, aslında mükemmel bir mekteptir. Bugün maalesef bir eğlence yeri olarak gösteriyorlar. Hiç alâkası yoktur. Harem; gayet yüksek, kıymetli ve mâneviyatlı hanım sultanlar yetiştiren değerli bir mekteptir.
Malum olduğu üzere; Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmed Han’a kadar padişahlar daha ziyade paşa kızları, üst tabakada olan zümrenin kızlarını alırlardı. Bunda bir beis görmemişlerdi. Fakat devlet büyüdükçe hanedanın muhafaza edilmesi düşüncesi ağır basmış. Saraya gelen hanımların daha sonra ailelerinin menfaatine çalışması, yani saraya gelin veren ailelerin hak iddia etmesi gibi bir tehlikeyle karşı karşıya gelinmiştir. Bir misal verirsek; Osmanlı’da ardı ardına vezirler çıkaran Çandarlı Ailesi, padişaha tavır koyacak bir hâle geldi. Yani padişah; memleketin, vatanın ikiye bölünme endişesi içindeydi. Zaman zaman bu tehlike yaşanmıştır. Mesela taht mücadelesine giren Cem, II. Bayezid’e mektup yazdı: “Ağabey, gel ikiye bölelim vatanı. Yarısında sen padişah ol, yarısında ben.” dedi. II. Bayezid ise basiretle: “Bak kardeşim, şu vücut ikiye bölünür, şu beden ikiye bölünür. Vatan toprağı ikiye bölünmez.” dedi.
İşte devletin selameti için Fatih, bir kanunnamesinde: “Bundan sonra aile kızı alınmayacak, cariyeler alınacak.” demiştir. Tabii ki bu kızların çok iyi yetiştirilmesi lâzımdı. Harem bunun için tesis edildi. Harem’e alınanlar yedi sene kuvvetli bir eğitimden geçerdi. Her gün teheccüd namazından sonra eğitimleri başlıyordu. Öğle vakti biraz ara veriliyor, öğleden sonra tekrar devam ediliyordu.
Her sultan hanımı asgarî iki tane yabancı dil biliyordu. Fenni ilimleri biliyordu. Bunun yanında da başta tasavvuf olmak üzere diğer dinî ilimleri tahsil ediyordu.
Çünkü bu ümmetin annesi olacak şekilde tasavvufun kendilerine ilkā ettiği merhamet ve şefkat ile dolu dolu yetiştiriliyorlardı. Bunların her birinin kaydı vardı; ahlâkî durumu, hizmet durumu, merhameti ve şefkati..
Şehzadeler bu en kabiliyetlilerden birini zevce olarak alırlardı. Kalanlar da paşalarla evlendirilirdi. Yüksek kimseler bunları evlatlarına seçerlerdi. Çünkü bunlar bir saray terbiyesinden gelmişti. Hatta bunlara halk tarafından “saraylı” denirdi.
Cumhuriyet ışığı altında, demokratik ve halk idaresi ile yaşam, gerçek yaşamdır.

