Bazı hikâyeler bağırmaz. Sessizdir. Gürültüsüz bir eksiklik gibi yaşar insanın içinde. Hani derler ya en büyük acılar dilsiz ve sağır olanlardır. Çünkü dile sığmaz, anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır!..
“Sevilmeyen annenin çocukları” da böyle bir hikâyedir. Kışı gören gönül gibidir, oraya artık ne yaz gelir ne de bahar…!
Toplum olarak anneliği kutsarız. Anne fedakârdır, anne şefkattir, anne affedicidir. Ama bir soruyu sormaktan kaçınırız: Ya anne sevilmediyse? Ya o da sevgiyi hiç öğrenmediyse?
Sevgi öğrenilen bir dildir. Sarılmayı görmeyen sarılmayı bilmez. Dinlenmeyen, dinlemeyi öğrenmez. Değersiz hissettirilen, değer vermeyi içselleştiremez. Böylece kuşaklar boyunca süren görünmez bir miras devreye girer: Eksiklik mirası… Zamanla kurak bir çöle dönüşür gönül…Sevgi eksik kalır, sevilmek eksik kalır ve en önemlisi başkasına onu sevdiğini söylemek gibi koca bir boşluk kalır insanın hayatında. O boşluğu hiçbir varlık dolduramaz maalesef…
Sevilmeyen bir anne, hiçbir zaman kötü değildir. Yorgundur. Kırgındır. İçinde susturulmuş bir çocuk taşır. Ama çocuklar, annenin geçmişini değil, kendi bugününü yaşar. Onlar için eksik kalan her temas, her yarım bırakılmış cümle, karakterlerinin bir köşesine yerleşir.
Sonra ne mi olur?
Biri aşırı güçlü görünür, kimseye ihtiyaç duymamayı öğrenir.
Biri sürekli onay arar, sevilmek için kendinden vazgeçer.
Biri mesafeyi güvenli bulur, kimseye tam yaklaşmaz.
Ve yıllar sonra o çocuklar büyür. Belki anne olur, baba olur. Ama içlerindeki boşluk, yeni ve acı bir hikâyenin başlangıcı olur.
Trajedi tam da burada başlar: Kimse bilerek zarar vermez. Ama kimse de zinciri kırmaz.
Oysa zinciri kırmak mümkündür. Bunun yolu anneleri yargılamak değil, anlamaktan geçer. Sevilmeyen annenin hikâyesini dinlemekten… Onun da bir zamanlar çocuk olduğunu kabul etmekten…
Ve en önemlisi, “Ben böyle büyüdüm ama böyle devam etmeyeceğim” diyebilen bir cesaretten.
Belki de gerçek olgunluk, anneye kızmak ile anneyi anlamak arasındaki o ince çizgide durabilmektir. Hem yarayı görmek hem de onun kader olmadığını bilmek…
Çünkü bazı travmalar mirastır, ama şefkat bir tercihtir.
Ve bazen bir kuşak, bütün geçmişin yükünü sırtlanıp şunu söyler:
“Kader”
Oysa böyle şey değildir kader.
Bir dile gelip konuşsa bu hayat şunu der herhalde:
-Kader değil, olsa olsa bu bir *Keder* olur.
Bin yıl geçse de üstünden, değişmeyen asumanın, yeryüzünün kederi bu…

