Son zamanlarda bazı camilerde, hutbelerde kullanılan dilin sertleştiğini fark edenleriniz olmuştur. Bir zamanlar nasihat, hikmet ve dua dolu olan o kürsülerden artık z aman zaman “bela” ve “beddua” yankılanıyor. Oysa cami, öfkenin değil, rahmetin mekânı olmalı. Hutbe, insanları birbirine kenetleyen bir ses olmalı; ayrıştıran, korkutan değil.
Kur’an, müminin dilini “güzel söz”le tanımlar. “Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir” (İbrahim, 14/24) buyurulur. Güzel söz, hayat verir; kalpleri yumuşatır. Bela ve lanet dili ise tam tersine, kalpleri katılaştırır. Peygamber Efendimiz, kendisine zulmedenlere bile beddua etmemiş, “Allah’ım, kavmime hidayet ver; çünkü onlar bilmiyorlar” demiştir.
O hâlde, bugün minberlerden yükselen öfke kime hizmet ediyor?
İmam, öfkesini değil, hikmetini kürsüye taşımalıdır. Çünkü hutbe, bir güç gösterisi değil; bir irşad, yani kalpleri Allah’a yaklaştırma aracıdır. Peygamber’in “Ben lanet etmek için değil, rahmet olarak gönderildim” (Müslim, Birr, 87) sözü, her din görevlisinin kulağında çınlamalı. Rahmet dini, bedduayla anlatılamaz.
Toplum olarak zaten gerilim içindeyiz. Cami, bu gerilimin dindiği, huzurun bulunduğu yer olmalı. Oysa hutbede “bela” duyan bir cemaatin kalbinde huzur değil, korku uyanır. Genç bir insan, o sesi duyduğunda dinin merhamet değil, öfke dini olduğunu zanneder. Bu, İslam’a yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.
Evet, haksızlıklar vardır; zulüm vardır. Fakat hutbede öfke yerine adalet ve sabır öğretilmelidir. Bela okumak yerine dua etmek, hem Kur’an’a hem Peygamber ahlakına daha uygundur. “Ya Rabbi, zalimleri ıslah eyle; ıslah olmayanları adaletine havale eyle” demek bile hem vicdanı rahatlatır hem toplumu bölmez.
Unutmayalım: Cami, Allah’ın adıyla toplanılan yerdir. Orada en yüksek ses, rahmetin sesi olmalıdır.
Hutbede bela okumak, rahmet dilini unutmaktır.
Oysa bize düşen, Peygamber’in diliyle konuşmaktır: dua ile, merhametle, hikmetle.
Bu kadar kin, kime hitap? Kimi hatip? Kim muhatap?

