Modern çağın en büyük yanılgısı şu olabilir: Kendimizi olduğumuzdan daha güçlü, daha bilinçli ve daha tutarlı sanmamız. Oysa kadim bir söz, insanın bütün bu iddialı haline tek cümleyle ayna tutar: “İnsan, nisyan ile maluldür.”
Unuturuz.
Hem de en çok unutmamamız gerekenleri.
Sözlerimizi unuturuz. Kendimize verdiğimiz kararları unuturuz. Dün bizi derinden sarsan bir hakikati, bugün sıradanlaştırırız. Acılar diner, sevinçler söner, öfkeler küllenir. Unutmak bazen merhemdir; bazen de felaket.
İnsan nisyan ile maluldür; yani unutma kusuruyla sakatlanmıştır. Bu kusur, bir yandan bizi hayatta tutar. Eğer insan her acıyı ilk günkü şiddetiyle hatırlasaydı, hiçbir yara kabuk bağlamazdı. Hiçbir yas hafiflemezdi. Hayat taşınmaz bir yüke dönüşürdü.
Ama aynı unutma, bizi savurur da.
İdeallerimizi unuturuz. Neye kızdığımızı, neye sevindiğimizi, neyin yanlış olduğunu, neyin doğru olduğunu unuturuz. Dün “asla” dediğimize bugün “belki” deriz. Dün savunduğumuz değerleri, bugün konfor uğruna terk ederiz.
Belki de insanın trajedisi burada başlar: Hatırlaması gerekeni unutur, unutması gerekeni hatırlar.
Unutulmuş iyiliklerin sitemini taşırız mesela. Yapılmış bir hatayı yıllarca zihnimizde diri tutarız ama gördüğümüz merhameti birkaç haftada sileriz. Hafızamız adaletli değildir; seçicidir. Ve çoğu zaman nefsin tarafını tutar.
Bu yüzden hatırlamak bir çabadır.
Hatırlamak; kendine dönmektir.
Hatırlamak; sözünü yeniden duymaktır.
Hatırlamak; kim olduğunu unutmamaktır.
Belki de bu yüzden bütün kadim öğretiler “hatırla” der. Kendini hatırla. Sınırını hatırla. Ölümü hatırla. İyiliği hatırla. Çünkü insan, hatırladığı kadar insandır.
Unutmak kaderimiz olabilir; fakat sürekli unutmak tercihimizdir.
Bugün bir an durup kendimize sormamız gereken soru şu:
Ben neyi unuttum?
Belki bir teşekkür borcunu.
Belki bir özrü.
Belki de en çok, olmak istediğim insanı.
İnsan nisyan ile maluldür, evet.
Ama hatırlayabildiği sürece umudu vardır.

