Gazze’nin dar sokaklarında yankılanan çocuk sesleri artık sessizliğe karıştı. Yıkılmış binaların gölgesinde, bir zamanlar oyun oynanan avlular şimdi toz ve dumanla kaplı. Bir annenin elinde, toz içinde kalmış bir bebek battaniyesi… Gözlerinden yaş değil, tükenmişlik akıyor. Bu topraklarda, her taşın altında bir hikâye yatıyor, her duvarın ardında bir yas var…
Filistin halkı, onlarca yıldır kendi evinde yabancı olmanın acısını taşıyor. Bir sabah ansızın yıkılan evler, geride kalan fotoğraflar, bir daha dönülemeyen sokaklar… Bu sadece bir savaş değil; bir halkın umutlarının, çocukluklarının, geleceğinin yavaş yavaş yok oluşudur.
Gazze’de doğan bir çocuk, dünyayı demir parmaklıkların ardında tanıyor. Geceleri uçak sesine uyanıyor, gündüzleri susuzluktan ağlıyor. Okula gitmek, oyun oynamak, hastaneye ulaşmak – dünyanın başka yerlerinde sıradan olan her şey burada bir mucizeye dönüşüyor.
Ama bu mucizeler, çoğu zaman gerçekleşmiyor.
Bir baba, çocuğuna “korkma” diyemiyor artık. Çünkü gökyüzü bile onlara güven vermiyor.
Bir öğretmen, öğrencilerini bir daha göremeyeceğini biliyor.
Bir doktor, hastasına yardım edememenin çaresizliğiyle ağlıyor.
Ve bir anne, çocuğunun ismini bir kez daha sayıklıyor — sesi duvarlarda yankılanıyor, ama cevap yok. Dünyada bu kadar Müslüman olduğunu iddia ile beyan eden onca ülke varken ne garip ne garip…
Yine de Filistin’de umut ölmedi. Her şafakta, enkazların arasından bir çocuk gülümseyebiliyorsa, bir anne hâlâ dua ediyorsa, bir genç hâlâ “özgürlük” kelimesini fısıldayabiliyorsa, insanlık da tamamen kaybolmamış demektir. Çünkü umut, en çok karanlıkta parlar.
Filistin, sadece bir coğrafya değil; adalet arayışının, direnişin ve sabrın adıdır.
Bu halkın hikâyesi, dünyanın vicdanına yazılmış bir sınavdır — ve biz o sınavı hâlâ geçemedik.
Uzun acının kısa hikayesi…Fakat ne yazık ki gerçek yaşanmış ve yaşanandan alıntı…
Bütün bu yaşananlar bir annenin gözünden şöyle acı bir hikâye gibi: “Satılığa çıkarılmış bebek patikleri ve altında şu yazı “Hiç giyilmedi…”

