Siyaset veya politika, gruplar arasında kararların alındığı veya bireyler arasındaki güç ilişkilerinin, kaynakların dağıtımı veya statü gibi diğer etkileşim biçimlerinin ilişkilendirildiği bir dizi faaliyeti ifade eder.
Siyaset terimi, olumlu bir bağlamda “siyasi bir çözüm” olarak kullanılabileceği gibi uzlaşmacı ve şiddetsiz bir anlam taşırken, tanımlayıcı bir anlamda “hükümetin sanatı veya bilimi” olarak da kullanılabilir.
Bugün yurdumuzda yapılmakta olan siyaset yarışı (!) hiç bir kural tanımaksızın sadece siyasilerin kendi çıkarları ve gelecekleri için yapmış, ve yapmakta oldukları eylemlerdir. Gerek iktidar olsun, gerekse muhalefet, tüm siyasiler ve siyasi partiler, vatanımızı ve vatandaşımızı düşünmemektedirler ve düşünmemeye de devam etmektedirler. Kısaca bu güzel vatanımızın “vatan hainleri” dirler.
Kirli siyaset ise, ahlaki değerlerin ve hukukun göz ardı edilerek, iktidar veya çıkarları korumak uğruna her türlü etik dışı yöntemin (rüşvet, adam kayırma, iftira, yalan ve şantaj) mubah görüldüğü bir yönetim ve propaganda anlayışıdır. Toplumsal kutuplaşmayı ve yolsuzluğu körükler.
Kirli olan, siyasetin kendisi değil, toplumun ona bakışıdır. Mesela, “Benim çok da bilgim yok ama şu belediye başkanı büyük ihtimalle rüşvet yiyordur, bir şeyler kapıyordur,” diye düşünüyorsan, asıl mesele bu algıya nasıl vardığını sorgulayabilmektir. Çünkü, insanın zihninde beliren zan, hakikati bulandıran en büyük sis perdesidir.
Geçmişte gün yüzüne sızmış belgeler, basına düşmüş skandallar, ifşa olmuş kayıtlar… Üstü kapatılınca öylece ortadan kaybolmazlar, bilakis hepsi birer kara leke gibi zihinlere siner. Farkında bile olmadan, bu karanlık şahitlikler, ruhunu zehirli bir sarmaşık gibi sarar. Hakikat, görmezden gelseniz de bazen öyle ağır yaralar açar ki, toplumun hafızası belki yüz yıllarca kanamaya devam eder.
Siyaseti kirli yapan, siyasetle uğraşıp topluma kirli algısı yayan kirli insanlardır. Siyasetin sularını kirleterek yükselirler. Aslında toplum, kendi elleriyle taşır bu insanları. Peki nasıl olur da bir toplum, ahlakı sorgulananı baştacı eder?
O ise şöyle acıklı bir hikaye; İnsanlar, “temiz” olanın güçsüz olduğuna inandırıldığında, “güçlü” görünenin peşinden giderler; kirli olsa bile.
Çünkü insanlar genellikle , midesini doyuracak, kendi çıkarını koruyacak olana öncelik verir. Bu yüzden içi sevgiyle doldurulmuş temiz görüneni değil, karnını doyuracağını düşündüğü, güçlü görüneni tercih eder.
Siyasetin karanlık dehlizlerinde yükselenler de, tam da toplumdaki bu sefil anlayışı bilerek hareket ederler. Sefalet ve cehalet bu kirli insanların en büyük yoldaşlarıdır. Güç kullanmanın toplum nezninde ne kadar önemli olduğunu da çok iyi bilirler.
Gerçeğin önüne geçildiğinde, hakikat değil, en gürültülü yalan kazanır. Medya, sosyal çalkantılar, kutuplaştırılmış söylemler… Hepsi, birer büyü gibi işler ve insanlar, gerçeği değil, duymak istediklerini duyar. Böylece “asıl kirli” olan, “güçlü” diye alkışlanır; “asıl temiz” olansa, “kirli” diye kenara itilir.
Böyle bir olguya bir insan gerçekten inanamaz. Fakat sadece kabul etmiş olabilir. İnanmak için, sorgulamak ve düşünmek gerekir. Sorgulamış bir insan ise adalet’in sadece bir çatışma ve çeşitlilikte geçerli olabileceğini düşünmüştür.
Adaletsiz bir düzende kirli görünen sadece siyaset değildir. Görüp dokunabildiğin her şey zaten kirlenmiştir. Böyle bir düzen, insan onur ve haysiyetine en büyük hakarettir. En büyük toplumsal travmadır.
Adaletsizlik, bir sistemin çürüyen dişleridir. Önce sessizce ağrır, sonra iltihap bütün bedeni sarar. Mahkemelerde satılan kararlar, liyakatin yerini yandaşlığın alması, gençlerin hayallerinin çalınması, emeğin değil torpilin geçer akçe olması… Bunlar, bir toplumun ruhunda açılan yaralardır. Ve en acısı da insanların, bu yaraları kanıksamasıdır.
Bu kirli siyasetin meydana getirdiği nokta, siyasetçilere yapılan saldıralar, liderlerin meydanlarda maruz kaldığı çirkin üslûpla eleştirilere kadar varırken, kimse bundan ders çıkartmıyor. Aslına bakılırsa ders çıkartmaya çalışan da yok, tersine bundan nemalanıyorlar. Seçmen kitlesi, yani taban bu tarz siyasetle diri tutulmaya çalışılıyor.
Oysa ki, bu dil ülkeye ve millete büyük zarar veriyor. Hemen her konuda bir kutuplaşma noktası bulunmak suretiyle insanlar yavaş yavaş birbirinden uzaklaşmaya, birbirini dinlememeye başlıyor. Ağzını açanın, fikrini söyleyenin hemen “hainlikle” suçlandığı, bir konu hakkında fikrini hürce ifade edemediği, konuşamadığı, tartışamadığı, fikir alışverişinde bulunamadığı, en başta da insanlarının birbirini dinlemediği bir dönem yaşıyoruz.
Çıkarsız, sadece millet için, vatan için yapılması gereken siyasete ve siyasetçilere kavuşmak ümidi ile…

