Gülçin Erşen
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Kaybolan Gençlik

Kaybolan Gençlik

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Gençlik, özellikle Türkiye’de hiç bu kadar yolunu, yönünü, ereğini yitirmemişti.  Hem bir anne hem de 7-8 yıl öğretmenlik yapmış bir eğitimci olarak, tanık olduğumuz, dinlediğimiz olaylar ve gençler, beni son aylarda iyice üzüntüye, karamsarlığa boğdu… Kuşkusuz umut verici gelişmeler, bireyler, olaylar da var. Bunlar içimize sevinç kırıntıları serpen, umudumuzu parlatan, ama devede kulak sayabileceğimiz şeyler…

Yaşamın acı gerçeklerine, var olmanın dayanılmaz ağırlığına katlanabilmek bizler için de gençler için de giderek zorlaşıyor. Bu bağlamda; “Din toplumların afyonudur” sözünün olumsuz anlamlandırılmasına katılmıyorum. Tinsel olarak sizi rahatlatan yol, yöntem neyse (ibadet, meditasyon, sanat, spor), size ve başkalarına zararı yoksa, bunları yapabilecek öz disipline, isteğe ve farkındalığa sahip olmak bile önemli bir aşamadır.

Bizim kültürümüzde torpilli ya da doğuştan şanslı denilen, yaşamda her şey kendisine altın tepsiyle sunulmuş, eğitimsiz ve liyakatsiz olsa bile, iş ve servet sahibi olabilecek tipleri ya da “Hazcı” (Hedonist) yaklaşımı benimsemiş, yaşamı yalnızca keyif, haz, gösteriş odaklı tek bir ömür olarak değerlendiren bencil, narsist kimseleri konu dışı bırakıyorum… Ancak, yaşamı anlamlandırmaya, kendini tanımaya çalışan, bunu yaparken bocalayan; gördüğü onca haksızlık, adaletsiz, kötülük karşısında acı çeken; yanlış cinsel tercihler, alkol, uyuşturucu, depresyon ve intihar eğilimi içindeki ve ne yazık ki kendilerini “Ucube”, “Ezik”, “Yalnız”, “Sevgisiz”, “Kronik mutsuz” sayan gençler… Benim derdim ve bu yazı, onlarla ilgili.

Film ve yaşam arasında paralellik kurmak

Geçen gece oğlumun epeydir önerdiği “The Son” (Oğul) filmini seyrettim. Çok etkilendim. “Oğul”(The Son), Florian Zeller’in senaryosunu Christopher Hampton’la yazıp, yönettiği, yazdığı 2022 yapımı bir drama filmi. Film, Zeller’in 2018 tarihli tiyatro oyunundan uyarlanmış. Filmde Hugh Jackman, Laura Dern, Vanessa Kirby, Zen McGrath, Hugh Quarshie ve Anthony Hopkins rol almış.

Üniversitedeki Türkçe Öğretmenimiz Emin Özdemir’in dediği gibi; “Bazı kurmacasal eserler, yaşamın kendisinden daha gerçektir.”

Filmi seyrettikten sonra gece oğluma WhatsApp’tan yazdıklarımı, onunla konuştuklarımı, görüşlerimi burada içtenlik ve dürüstlükle paylaşmak isterim.

“Gece seyrettiğim filmi, baban da seyretmeli aslında…

Kadının çocuğunun eski fotoğrafına bakarken duyduğu kederi o kadar iyi anlıyorum ki… Senin küçüklük fotoğraflarına bakarken, çoğu kez hüzün ve ağlama isteği duyuyorum. Benimki biraz da o dönemlerin ne kadar zorlayıcı koşullarda geçtiğini (Güçlü görünmeye çalışırken, aslında genelde ne kadar yorgun, mutsuz ve öfkeli olduğumu) anımsamamdan… Filmdeki kadının hüznü ise, belki de evlilikleri ve yaşam boyunca en mutlu zamanı anımsayarak, bir daha hiç o kadar mutlu olmadığını, olamayacağını bilmesi yüzünden bence.

Filmin sonlarına doğru silahın patladığını duyduğum andan itibaren ağlamaya başladım. (Öncesinde bir ara çocuğun anne babasını zehirlemeye niyetlendiğini de düşündüm, kahve ikram ettiğinde. Benny’nin Videosu filmi aklıma geldi.) Sonraki sekansta bir tuhaflık olduğunu sezmeme karşın, rahatlatıcıydı. Tıpkı insanın acıdan kaçmak için uydurduğu düşler gibi. Filmdeki anne ve baba, sözde vicdanlı davranarak, çocuklarının iyiliğine olduğunu düşünerek, onu akıl hastanesinden çıkarıp eve getirdiklerinde, üçünün de birbirine oynadığı hoşnutluk rolü gibi; tedirgin edici, yapay ve geçici bir huzur ve rahatlama evresi…

Başarının ölçütü ne, mutlu olmaya yeter mi?

Çocuğu canlandıran Zen McGrath ve baba (Peter) rolünü üstlenen Hugh Jackman’ın oyunculukları çok başarılı. Peter’ın babası ve oğluyla ilişkisinde, iki önemli çelişkisi arada kalmasına neden oluyor kanımca: Peter, ünlü, güçlü ve varlıklı babasıyla (Anthony Hopkins bu rolde) telefonda bile görüşmek istemezken, oğluyla ilgili sorunlar baş gösterdiğinde (Kendisine de kariyeri açısından önemli bir teklif geldiğinde) ona uğrama gereği duyuyor. Bu arada adamın babası, tipik bir narsist; duygusuz, bencil. Geçmişte eşine ve oğluna yaptığı haksızlıklar nedeniyle hiçbir vicdan azabı, pişmanlık duymadığı belli. Çünkü, kendisi güçlü, varsıl, tanınmış ve “saygın”. Ona göre; başarının ölçütü de bu! Oğlunun gözünde nasıl algılandığı değil; onun ve başkalarının oğlunu nasıl algıladığı önemli. (Duygusal ve vicdanlı olsaydı, yaptıklarını ve yaşadıklarını sorgulardı, üzülür ve acı çekerdi; tıpkı Peter’ın yapmaya başladığı gibi… Onun gibi mi olmak lazım?) Diğer yandan; Peter da Washington’da katıldığı önemli toplantıda gördüğü Fransız asıllı stajyer genci takdir ettiği için, oğluna Fransız ceketi alırken bile, aslında oğlunu yeni bir giysiyle sevindirmeyi değil; onu kafasındaki ideal gence benzetmeyi amaçlaması, bence önemli bir ayrıntı. Yani, Peter kendi babasının istediği gibi bir adam olmakla, “iyi bir baba” olmak, kendi babasına benzememek arasında gidip gelmenin sancılarını yaşıyor.

Bu bağlamda; İnternette karşıma çıkan, Bekir Birbiçer’in yazısından önemli gördüğüm bir bölümü alıntılamak isterim:

‘Filmin analizlerinde çocuğun akıl hastası olduğu şeklinde yorumlar yapılsa da o ruh halinde yaşayan pek çok genç görmüş biri olarak sorunun, yeni jenerasyonun dünyaya bakışı, hayatı okuması ve hayata uyum problemi bağlamında ele alınması gerektiğini düşünüyorum. 16-17 yaşında, az konuşan, duygularını belli etmeyerek sabit bakan, sorununu ve yaptıklarının nedenini izah edemeyen, sosyalleşme ve arkadaş edinme sorunu yaşayan, kendisini çok yorduğunu düşündüğü hayata intibak edemeyen ve henüz yaşamadığı hayatın tükenmişliğini hisseden, ürkek-kırılgan-hassas olduğu kadar empati yoksunu ve özgüveni ciddi oranda kırık gençler. Anlamayı hiç düşünmedikleri ebeveynlerine karşı öfkeli ve onlardan hep alacaklılar.

Çocuğun haklı olduğu noktanın, babasının ona yardımcı olma biçiminin çocuğun ruh dünyasına etki edememesi olduğunu söyleyebiliriz. Baba, çocuğun düzenli olarak okula gitmesini çok önemsiyor; ödevlerini, testlerini, gireceği sınavları gündem ediyor, başarılı olma ile mutlu olmayı özdeş göstermeye çalışıyor.’

Katlanmanın yolu, kaçış ve umursamamak mı?

Bazen yaşama ve gerçeklere katlanmak zor olabiliyor. Ruhsal çalışmalarda da kabullenmeye geçtiğinde, iyileşme başlıyor. Kabullenmek ile umursamamak arasında ince ve keskin bir uçurum var aslında…

İnsanların duygusal açıdan çok acı çektiklerinde, bunu dengeleyebilmek için kendilerine bedensel acı çektirdiklerini çok gençken keşfetmiştim. Kimi, filmdeki çocuk gibi kolunu kesiyor, kimi kendi bedeninde sigara söndürüyor… Ağır depresyon geçiren bazı gençler, uzun süre bir kurumda tedavi görse de yine kötüleşebiliyor. Bu durumdaki gençler, acı çekmemek için duyarsızlaşmaya, duygularını yok etmeye çalışıyor. Gelip geçici ve yüzeysel uğraşlardan, alkol, uyuşturucu ve antidepresan kullanmaya, intihara uzanan geniş bir yelpazedeki seçenekler… O hep suçladığımız ve gittikçe yozlaşan “Sistem /Düzen”; toplumu ve gençleri de bozarak, kendisine elverişli duruma getiriyor gibi… Neredeyse herkes, sevgi ve ilgi açlığı çekiyor…

İnsan gerçekten, özellikle ve öncelikle ebeveynleri ve sonra başkaları tarafından sevildiğini duyumsamak istiyor. En ağır travmaların kaynağı nasıl sevgisizlik ve şiddet görmekse; en iyileştirici güç de sevgi ve şefkat. Ama, çoğumuz, öfkeyi, nefreti, kıskançlığı, aşağılamayı kolayca ve çabucak gösterirken; sevgimizi gösteremiyoruz. Çoğu kişi sevginin ne demek olduğunu bilmiyor ki… Sevgiyi ölçmek çok zor. Ve sevememek, sevgini gösterememek; sevilmemekten daha kötü, yıpratıcı, insanlıktan (vicdandan) uzaklaştırıcı.

(Oğluma:) Canım, seni çok seviyorum. Bu hayatta en çok sevdiğim varlık sensin. Ama, bunun gereğini yapamadığım zamanlar olduysa, bunu sana hissettiremediysem, özür dilerim.”

İşte, bir filmin hissettirip düşündürdüklerini ve oğluma yazdıklarımı; ayrıca epeydir zihnimi ve yaşamımı işgal ve meşgul eden konuları içeren yazım.

Filmi seyredip seyretmemek size kalmış. Ancak ülkeyi yönetenler, bilinçli ve duyarlı herkes, çocuklarımız ve gelecek için üzerine düşeni, elinden geleni yapmalıdır. Yıllar önce bir yazıma koyduğum başlık gibi; “Evladımızdan ve vatanımızdan değerli neyimiz var?”

Kaybolan Gençlik
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter