1/3
Sözlükler, kimi kendi sırtına veya eşeğine yüklediği heybesiyle, kimi tek veya çift at koşulu arabasıyla köy köy dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası, incik boncuk, çeşitli kuruyemiş veya halk ifadesiyle “öteberi” satan gezici satıcı diye tanımlıyor. Kelime halk arasında, Anadolu ağızlarında “çerçici” olarak da karşımıza çıkıyor.
Etimologların kökeninin Moğolca veya Farsça olduğunu söylediği bu kelime, Türkçe aracılığıyla Osmanlı coğrafyasına yayılmıştır. İlk kez 13. yüzyılda Kıpçak Türkçesinin anıtsal eseri Kodex Kumanikus’ta “çarci” şeklinde, 14. yüzyılda ise Süheyl ü Nev-bahar’da bugünkü şekliyle yer alıyor.
Çocukluk yıllarımda pek çok kere karşılaştığım ve alışveriş yaptığım çerçiler, Bilkentli yıllarımda rahmetli Halil İnalcık ve Talat Halman ile sohbetlerimden birinin konusu olmuş, Halil Hoca kültür tarihimizdeki yeri üzerine nefis bir analiz yapmış ve bir öğrencime 2009 yılında yazdırdığım yüksek lisans tezine “çok önemli” diyerek sevinmişti.
Destanların ve halk hikâyelerinin sıklıkla sözünü ettiği özellikle İpek Yolu üzerindeki gezici tüccarlar olan bezirgânlar, ülkeden ülkeye, şehirden şehre dolaşarak ticaret yaparken duyduklarını ve gördüklerini de naklederler, özel haber ve mektuplar için de gönüllü ulak olurlardı. Bir anlamda küresel seyyar satıcı olan bezirgânın rolünü şehirde “bohçacı”; köyde “çerçi” üstlenmiştir.
Özellikle köylü kadınlar ve genç kızlar, şehre ait yeni bilgi ve ürünleri onda görürler, ondan öğrenirlerdi. Çerçi, kentte modernleşme adına ne varsa ve ne şekilde ürüne dönüşmüşse köye onun bir örneğini, olmadı haberini getirirdi. Bir dönemin ifadesiyle “ayaklı gazete” gibiydi. Matbaanın icadından sonra basılan kitap ve gazetelerin eşekli seyyar satıcılar tarafından köylerde satılmasıyla Avrupa’da aydınlanmanın halka yayıldığı söylenir. Belki de “ayaklı gazete” veya “ayaklı kütüphane” sözü buralardan geliyordur, kim bilir?
Çerçi, köy meydanında veya bir sokağın başında şimdiki hoparlörün esin kaynağı olan kendine özgü zilini çaldığı veya “çerçi geldi çerçi” diye bağırdığı zaman etrafı, yaşlı ve genç kadınlar, hele çocuklar tarafından hemen sarılırdı. Çerçi, köylü kadınların ve çocukların gözünde şehrin ve medeniyetin kendilerine ulaşan yüzüydü. Onlar için çerçiyle görüşmek bir süpermarkete veya AVM’ye girmek gibi bir şeydi.
Ne yoktu ki onların heybesinde, eşeklerinin sırtında veya beyaz yuvarlak tenteli, tek veya çift at koşulu arabalarının dolaplarında. Tabir yerindeyse iğneden ipliğe kadar köyde ihtiyacı duyulan her şeyi bulundurur; hiçbir şeye yok demezdi. “Çerçi başındakini satar” atasözünde olduğu gibi bulur buluşturur, ihtiyacı giderirdi. Olmayanın kaydını tutar, sipariş bile alırdı. Abdurrahman Kızılay’ın seslendirdiği “benim ipek yağlığım var görmeye gelin” diyen Kerkük Türküsü böyle bir çerçi hikâyesidir
(Devamı var)

