İnsanlık tarihi boyunca para hep vardı. Kimi zaman altın oldu, kimi zaman gümüş, kimi zaman da cebimizde taşıdığımız kağıt parçaları… Ancak para hiçbir zaman tek başına kötü değildi. Çünkü para bir araçtı. İnsanın ihtiyaçlarını karşılamasına, hayatını kolaylaştırmasına yarayan bir araç.
Sorun, paranın araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesiyle başladı.
Bugün etrafımıza baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz. İnsanlar artık ne kadar dürüst olduklarıyla değil, ne kadar kazandıklarıyla ölçülüyor. Bir kişinin karakteri, bilgisi, vicdanı ya da ahlakı ikinci plana atılırken banka hesabının büyüklüğü ön plana çıkıyor. Sanki insanın değeri kalbinden değil, cüzdanından okunuyormuş gibi bir anlayış yayılıyor.
Paraya sahip olmakla paraya tapmak arasındaki çizgi ise her geçen gün biraz daha silikleşiyor.
Elbette herkes daha iyi yaşamak ister. Daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmak herkesin hakkıdır. Kimse yoksulluğu övmek zorunda değildir. Ancak mesele ihtiyaçla hırs arasındaki farkı kaybetmektir.
Bir insanın evi vardır, ikinciyi ister. İkincisi olur, üçüncüyü ister. Sonra dördüncü, beşinci derken elde ettikleri artık ihtiyacını değil, egosunu beslemeye başlar. İşte tam o noktada para insanın hizmetkarı olmaktan çıkar, efendisi olur.
Paraya tapan insanların ortak bir özelliği vardır; Onlar her şeyin fiyatını bilirler ama çoğu zaman hiçbir şeyin değerini bilmezler.
Bir dostluğun fiyatı yoktur mesela. Bir annenin duasının, bir babanın emeğinin, bir çocuğun gülüşünün, bir insanın onurunun fiyatı yoktur. Çünkü bunlar satın alınamaz. Ancak parayı hayatın merkezine koyanlar zamanla bunları da bir kazanç hesabına dönüştürmeye başlar.
“Bu işten bana ne çıkar?”
“Bu insan bana ne kazandırır?”
“Bu iyiliğin geri dönüşü ne olur?”
Hayatları sürekli bir muhasebe cetveli gibi çalışır. İnsan ilişkileri bile gelir-gider tablosuna dönüşür.
Oysa dünyanın en büyük servetleri çoğu zaman para ile ölçülemez.
Bir mahallede insanların birbirine güvenmesi servettir.
Bir şehirde adaletin olması servettir.
Bir ülkede liyakatin olması servettir.
Bir insanın başını yastığa koyduğunda vicdanının rahat olması servettir.
Ne yazık ki modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, zenginlikle değeri aynı şey sanmasıdır.
Bugün birçok insan çocuklarına iyi insan olmayı değil, zengin olmayı öğretiyor. Dürüst olmayı değil, kazanmayı öğretiyor. Kazanmanın nasıl olduğuyla ilgilenmiyor, sadece sonucu önemsiyor.
Bu anlayış toplumun her alanına sızıyor.
Siyasette…
Ticarette…
Eğitimde…
Hatta aile ilişkilerinde bile…
Sonra insanlar birbirine neden güvenmediğimizi sorguluyor.
Çünkü güvenin olmadığı yerde çıkar vardır.
Çıkarın hâkim olduğu yerde ise samimiyet yaşayamaz.
Bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde aslında bu zihniyet yatıyor. Bir iş yapılacaksa önce kamu yararı değil rant hesaplanıyor. Bir proje üretilecekse önce toplumun ihtiyacı değil getirisi konuşuluyor. Bir karar alınacaksa doğruluğu değil kazandıracağı para tartışılıyor.
Paranın bu kadar kutsallaştırıldığı bir düzende ahlakın geri plana düşmesi kaçınılmaz hale geliyor.
İnsanlar zamanla şunu unutuyor:
Para kaybedilince geri kazanılabilir.
Ama güven kaybedilince geri gelmesi yıllar sürer.
Para eksilince yeniden kazanılabilir.
Ama karakter eksildiğinde yerine koymak çok daha zordur.
Belki de bu yüzden tarihte en çok hatırlanan insanlar en zenginler değil, en erdemliler olmuştur.
Kimse yüzlerce yıl önce yaşamış bir tüccarın banka hesabını merak etmiyor. Ama adaletli insanların hikâyeleri hâlâ anlatılıyor. Çünkü insanlık parayı değil, değeri hatırlıyor.
Bugün dünyanın en zengin mezarlıklarını dolaşsanız, hepsinin ortak bir gerçeği vardır:
Hiç kimse servetini yanında götürememiştir.
Ne villalar…
Ne makamlar…
Ne kasalar…
Ne hesaplar…
Toprağın altında herkes aynı sessizlikte yatar.
Geriye kalan ise insanların ardından söyledikleridir.
“Kendisi için yaşadı.”
Ya da
“İnsanlığa faydalı oldu.”
İşte asıl miras budur.
Para kazanmak kötü değildir.
Çalışmak kötü değildir.
Zengin olmak da kötü değildir.
Kötü olan, insanlığını kaybedecek kadar paraya bağlanmaktır.
Çünkü para iyi bir hizmetkârdır ama kötü bir efendidir.
Bir toplumun geleceği de parayı nereye koyduğuyla ilgilidir. Eğer para ahlakın önüne geçerse çürüme başlar. Eğer para adaletin önüne geçerse güven kaybolur. Eğer para vicdanın önüne geçerse insanlık yara alır.
Bu yüzden çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras banka hesapları değil, sağlam karakterler olmalıdır.
Kasa anahtarını vermek kolaydır.
Asıl mesele vicdanın anahtarını verebilmektir.
Çünkü günün sonunda insanın gerçek zenginliği sahip oldukları değil, sahip çıkabildikleridir.
Ve unutulmamalıdır ki:
Paraya sahip olmak güçtür.
Paraya rağmen insan kalabilmek ise erdemdir.!!

