Müfit Demirkol

İsrail -2-

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Önceki sayımızdan devam

Amerika Birleşik Devletleri, Filistin’de bir Yahudi ulusal yurdu kurulmasını savunan 1917 Balfour Deklarasyonu’nu desteklemiş olsa da, Başkan Franklin D. Roosevelt 1945’te Araplara, ABD’nin bölgedeki Yahudiler ve Araplarla istişare etmeden müdahale etmeyeceği konusunda güvence vermişti. Mayıs 1948’e kadar Filistin’de sömürge yönetimini elinde bulunduran İngilizler, hem Filistin’de bir Yahudi devleti hem de bir Arap devleti kurulmasına ve bölgeye sınırsız Yahudi mülteci göçüne karşıydı. Büyük Britanya, Filistin’deki hayati siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak için Araplarla iyi ilişkilerini sürdürmek istiyordu.

Başkan Truman göreve geldikten kısa bir süre sonra, Filistin meselesini incelemek üzere çeşitli uzmanlar atadı. 1946 yazında Truman, Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Henry F. Grady başkanlığında özel bir kabine komitesi kurdu ve bu komite, Filistin’in geleceğini görüşmek üzere paralel bir İngiliz komitesiyle müzakerelere başladı. Mayıs 1946’da Truman, 100.000 yerinden edilmiş kişinin Filistin’e kabul edilmesi önerisini onayladığını açıkladı ve Ekim ayında Yahudi devletinin kurulmasına verdiği desteği kamuoyuna duyurdu.

1947 yılı boyunca, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komisyonu Filistin meselesini inceledi ve Filistin’in bir Yahudi ve bir Arap devleti olarak bölünmesini önerdi.

29 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler, Büyük Britanya’nın eski Filistin mandasını, İngiliz mandasının sona ermesinin planlandığı Mayıs 1948’de Yahudi ve Arap devletlerine bölecek olan 181 sayılı Kararı (Bölünme Kararı olarak da bilinir) kabul etti. Karar uyarınca, Kudüs’ü çevreleyen dini öneme sahip alan, Birleşmiş Milletler tarafından yönetilen uluslararası kontrol altında ayrı bir bölge olarak kalacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri 181 sayılı Kararı desteklemiş olsa da, ABD Dışişleri Bakanlığı, Yahudi göçüne sınırlamalar getiren ve Filistin’i ayrı Yahudi ve Arap eyaletlerine bölen, ancak devlet haline getirmeyen bir Birleşmiş Milletler vesayet yönetiminin kurulmasını tavsiye etti.

Dışişleri Bakanlığı, Arap dünyasında Sovyetlerin artan rolü ve Arap petrol üreten ülkelerin ABD’ye petrol tedarikini kısıtlama potansiyeli konusunda endişelenerek, Yahudiler adına ABD müdahalesine karşı tavsiyede bulundu. Daha sonra, İngiltere’nin Filistin’den ayrılma tarihi yaklaştıkça, Dışişleri Bakanlığı, Arap devletlerinin BM’nin bölünme kararını geçirmesinin hemen ardından saldırı tehdidinde bulunması nedeniyle Filistin’de topyekün bir savaş olasılığı konusunda endişelendi.

Filistinli Araplar ve Filistinli Yahudiler arasındaki artan çatışmaya ve Dışişleri Bakanlığı’nın vesayet yönetimini desteklemesine rağmen, Truman nihayetinde İsrail devletini tanımaya karar verdi.

Günümüzde ülkemizde bulunan göçmenlere yönelik ırkçılığın da kaynaklarından olan bu söylem doğru değildir. Osmanlı İmparatorluğu köhnemiş ve halktan kopuk bir meşruti monarşi rejimiydi. Ömrünü doldurmuş olan rejim patlak veren dünya savaşında Almanya imparatorluğundan yana olmuş, ordularının komutasını Alman komutanlara vermekten çekinmemişti.

Alman imparatorluğunun çıkarlarını düşünen Almanlar Osmanlı ordusundaki askerlere kötü muamele etmiş, kendi çıkarları için cepheye sürmekten geri durmamıştır. Zaten Osmanlı ekonomisinin içinde bulunduğu iflas hali nedeniyle mühimmatsız, erzaksız, donanımsız savaşmak zorunda kalan erat buna rağmen oldukça başarıyla savaşmıştır.

İngiliz emperyalizminin feodal aşiret ilişkilerini kullanarak çıkardığı ayaklanmalar sebebiyle Arapların toptan ihanet içinde olduğunu söylemek yanlıştır. Hele de Filistin cephesinde Osmanlı’yı esas yenen “Arabistanlı Lawrence” değil tam tekmil hazırlıklı, donanımlı, levazım hizmetleri güçlü, modern silahlara sahip ve mühimmat sıkıntısı çekmeyen İngiliz ordusudur.

Öte yandan, “Araplar Osmanlı’yı arkadan vurdu” lafı, biraz üzerinde düşünülünce anlamsızlaşır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’yı arkadan vurarak kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlı’dan aldığı emirlerine aksine Anadolu’da direniş örgütlemiş, kurtuluş Savaşı boyunca Osmanlı hanedanı direnişçilere karşı gerici isyanlar çıkarmaktan geri durmamıştır.

O zamanki adlandırılmasıyla Büyük Savaş’ın 1918 yılında sona ermesiyle beraber emperyalist ülkeler eski Osmanlı topraklarında planladıklarını yapmaya girişirler. Bugünkü Suriye bölgesinde hak iddia eden Fransa, bölgede ayaklanan aşiretlerin üzerine yürümüş ve askeri olarak yenilgiye uğratmıştır. Tamamen kişisel asalet iddiaları ve aşiretlerde cisimleşen iktidarlarını genişletmek isteyen yerel Arap “krallar” Suriye’den kovulmuştur.

O dönemde kurulan veya temelleri atılan, sınırları emperyalistlerin masalarında çizilen yapay devletler, başlarına atanan aşiret liderleriyle “bağımsız” olarak yola koyulmuşlardır. Mısır’dan Suriye’ye, Irak’tan Ürdün’e bu ülkelerin pek çoğunda emekçi halklar zamanla başlarındaki iktidarı sorgulayacak ve kimi örneklerde başarılı şekilde alaşağı edebileceklerdir.

Kısaca, günümüzde devam etmekte olan savaşların sona erdirilmiyeceği ne yazıktır ki bellidir. Önemli olan bu savaşlardan ülkemizi zarar görmeden korumaktır.

İsrail -2-
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter