Gülçin Erşen
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. MİNE OLMAK…

MİNE OLMAK…

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Necati Cumalı’nın romanından uyarlanan Mine filmini (1982 yılında Eğirdir’de çekilmiş. Atıf Yılmaz yönetmiş.) yeni seyrettim. Beğendim. Başrollerde Türkan Şoray ve Cihan Ünal var. (Hümeyra’nın canlandırdığı Perihan öğretmen karakterini de beğendim ve kendimle özdeşleştirdim.)

Düşünüyorum da; küçük ve kırsal yerlerde kadının (ve o çarkın dişlisi olmaya yanaşmayan bireylerin, gerçek aydının) sorunlarını, halkın riyakarlığını, kıskançlığını ve dedikodu merakını, acımasızlığını, biraz abartılı da olsa işleyen çok eserimiz var. Necati Cumalı’nın yanı sıra Orhan Kemal de kadın dünyasını, tek başına birçok şeye karşı savaş veren, güçlü ya da ezilen, onuru ve namusuyla ayakta durmaya, yaşamaya çalışan genç kızların, kadınların sorunlarını, üstelik kadın gözüyle çok iyi anlatır. Kadınların duygu dünyasını ve düşüncelerini başarıyla betimleyen bu erkek yazarlar, kendi cinsiyetlerinden ötürü sanırım, ilkel dürtülerinin ve nefsinin sözünü dinleyen, küçük yerlerin egosu büyük insanlarını ve özellikle de erkeklerini daha gerçekçi anlatıyorlar kuşkusuz.

Örneğin; onurlu ve namuslu durmaya çalışan genç ve güzel bir kadına salyalarına akıtarak bakan (Erişemediği ete mundar diyen) erkeklerin yanı sıra genel anlamda erkeklerin böyle bir kadına karşı tutumlarının çeşitlendirildiğini görüyoruz: Kasabanın ya da mahallenin namus bekçisi geçinen ve kadına göz diken gençleri ve erkekleri hizaya getirmek yerine, kadını uyarma gereği duyan orta yaşlı erkek… (Böyle kadınlar da var; kendi kocası ya da oğlu ahlaksızlık yaparken, aile dostlarının karısıyla fingirderken,  hemcinsini eleştiren, dedikodusunu yapan… Onlar arasında evli olan, istediği gibi bir erkek bulamayan kıskanç, kompleksli kadınlar da azımsanmayacak sayıda… “Onun başına kötü bir şey gelsin de ben kendi halime şükredeyim” anlayışına sahipler sanırım.)

Bir de kadına platonik aşıkken, “şövalye ruhu ile onu koruyup kurtarayım mı yoksa salyasını akıtan diğer tipler gibi, fırsatını kollayıp, ben de payıma düşeni alayım mı” ikilemi yaşayan zavallılar var. Ne yazık ki kültürümüzde “Elaleme şapur şupur, bize Yarabbi şükür mü?” Şeklinde son derece çirkin bir deyim de var. Filmdeki kadın, yani Mine, dul değil; ama, dul bir kadın için “Alışmıştır canı ister” anlayışıyla kendi kendine gelin güvey olan; kadın hiçbir talepte, arayışta bulunmadığı halde, hadsizce, ona kendini ya da başka erkekleri yakıştıranlar da oluyor. Tecrübeyle sabittir! Neyse konuyu dağıtmayayım.

İşte insanı öncelikle insan olarak algılamaktan yoksun; karşı cinsteki insan arasında cinselliğin ötesinde, duygusal ve entelektüel bir yakınlaşma ve dostluk kurulabileceğini bilmeyen, bunu beceremeyen ilkel kişilerin bahanesi, çiftleşme seviyesine indirgedikleri cinsellik anlayışlarıyla birlikte “namus”  kavramı.

Anlıyoruz ki kasabada Mine’yi kadın olmanın ötesinde, ” insan” olarak gören yalnızca üç kişidir: Öğretmen (Hümeyra) ve yazar ağabeyi İlhan (Cihan Ünal) ve sonradan kasabanın ilkel / çıkarcı toplumsal işleyiş (aidiyet arayışı, dışlanma kaygısı, birlikte yiyip içip eğlenme olanağı) çarklarından kendini kurtarabilen doktor.

Mine ve İlhan’ın travmatik bir gece sonrası sevişmesi değil aslında cesaret gerektiren; ertesi sabah kapılarına kasabanın serserileri dayanıp, kalabalık bir halk toplanıp, polis geldiğinde, evden birlikte çıkıp, el ele tutuşarak, kalabalığı yararak yürümeleri…

Ve kasaba ahalisi, aslında kendilerinin payına düşen utancı unutmanın en genel geçer yöntemini uyguluyor; günlük hayatın sıradanlığına gark oluyor, filmin sonunda.

MİNE OLMAK…
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Notice: ob_end_flush(): Failed to send buffer of zlib output compression (1) in /home/milasciz/public_html/wp-includes/functions.php on line 5481