Bugün toplum olarak kendi aramızda en çok konuştuğumuz fakat dillendiremediğimiz kavramlardan biri “gelecek”. Daha doğrusu, geleceğe dair duyduğumuz kaygı. Ekonomiden eğitime, istihdamdan iklim krizine kadar hemen her başlığın ortak paydası, yarına dair duyulan belirsizlik. Ancak fark etmeden çok daha tehlikeli bir eşiğe gelmiş olabiliriz: Gelecek kaygısı, yavaş yavaş bir gelecek kaybına dönüşüyor.
Kaygı, insanı harekete geçirdiğinde anlamlıdır. Önlem almaya, düşünmeye, plan yapmaya sevk eder. Fakat sürekli ve çözümsüz bir kaygı hâline geldiğinde, üretkenliğini kaybeder; yerini donukluğa ve umutsuzluğa bırakır. Bugün özellikle gençlerde gördüğümüz tablo tam da budur. Gelecekten korkan bir nesil, geleceği kurma cesaretini de kaybetmektedir.
Eğitimli ama umutsuz, yetenekli ama yorgun bireyler yetişiyor. “Nasıl olsa olmayacak” düşüncesi, hayallerin önüne geçiyor. İnsanlar uzun vadeli planlar yapmaktan kaçınıyor; evlilik, çocuk, kariyer gibi kararlar erteleniyor. Çünkü gelecek, umut vadeden bir alan olmaktan çıkıp riskli bir bilinmeze dönüşmüş durumda.
Bu noktada asıl tehlike şudur: Geleceği düşünürken bugünü tüketiyoruz. Sürekli yarını hesaplayan ama bugünü iyileştiremeyen bir toplumsal ruh hâli içindeyiz. Oysa gelecek, sadece beklenen bir zaman dilimi değil; bugünden inşa edilen bir sonuçtur. Bugünü kaybeden bir toplumun, yarını kazanması mümkün değildir.
Sorumluluk yalnızca bireylerde de değildir. Kurumların, yöneticilerin ve karar alıcıların en temel görevi, topluma güven duygusu verebilmektir. Şeffaflık, adalet ve öngörülebilirlik yoksa, gelecek kaygısı kaçınılmazdır. İnsanlar yalnızca ekonomik refah değil, aynı zamanda anlam ve istikrar arar.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Gelecekten neden bu kadar korkuyoruz? Ve daha önemlisi, bu korku kimin işine yarıyor? Sürekli endişe hâlinde tutulan bir toplum, düşünemez, üretemez, itiraz edemez. Ve sonunda istenilen formatta hayırlısıyla…
Gelecek kaygısı bir uyarıdır; ama gelecek kaybı bir sonuçtur. Hâlâ seçim yapma şansımız var. Kaygıyı inkâr etmeden, ama ona teslim de olmadan… Çünkü kaybettiğimiz şey sadece bir zaman dilimi değil; umut etme yeteneğimizdir. Ve umut kaybolduğunda, gelecek, gün doğmadan kararmaya mahkum olur. Daha fazla mahkumun günahına girmemeniz dileğiyle, nice aydın günlere…
Bu kadar kin, kime hitap? Kimi hatip? Kim muhatap?

