Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kirli Siyaset

featured

(bölüm 5)

Ayrıca, dinin, devlet eliyle yönetilmesine karşı olduğunu belirtmiş, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasını ve yerine farklı mezhepleri de kapsayan bir inanç kurumu oluşturulmasını savunduklarını söylemiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığının yayımladığı hutbelerin büyük çoğunluğunun devlet sevgisini Allah sevgisinden daha fazla öne çıkardığını öne süren Demirtaş, görevden alınan eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun da, “Başörtüsü takmayan bir kadın da Müslüman olabilir.” sözü sebebiyle görevden alındığını ve hükûmetin başörtü meselesini oy aracı olarak kullandığını öne sürmüştür.

İmamların terörle mücadele gibi bir görevi olmayacağını fakat hükûmetin imamları tek millet, cemaat ve AK Parti propagandası için kullandığını belirtmiştir.

Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Mursi hakkında verilen idam kararının onay için Mısır Müftüsü’ne gönderilmesine de atıfta bulunan Demirtaş, “… bir din adamı devletin emrinde olursa dinin, Allah’ın emirlerini değil, yöneticilerin emirlerini uygular.” diyerek kendisinin inançların özgürleşmesi adına bu konuyu savunduğunu ve bu sebeple dinsiz ilan edildiğini söylemiştir.

Gezi Parkı protestoları için söylediği, “Biz Gezi Parkı’nda yaşananların müzakere karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz onlarla hareket etmiyoruz. Kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız. Bizim tabanımız ne yapacağını bilir.” sözlerinin “Gezi’deki darbeciler” şeklinde yoğun tepki çekmesinin ardından, “Gezi direnişiyle değil; bu halk hareketini, askerî darbeye kadar götürebilir miyiz, diyenlerle aramıza mesafe koyduk.” demiştir.

Olayların ilerlediği dönemde ise, “Gezi Parkı’ndaki insanlar ağacın dallarında, yapraklarının arasında özgürlük aramışlardır, o ağaca baktıklarında özgürlük görmüşlerdir.” sözleriyle daha ılımlı bir çizgi izlemiştir.

Olaylar süresindeki Başbakan ve Hükûmetin katı tutumunu, “İnsanların kişiliklerine bu kadar egemen, üstten bakış açınız bu isyanın nedenidir.” sözleriyle ve eyleme katılanların Başbakan Erdoğan tarafından “3,5 çapulcu” olarak nitelenmesini, “Ülkenin bir tek çapulcu tarafından yönetilmesindense 3,5 çapulcu tarafından yönetilmesi daha demokratiktir.” diyerek eleştirmiştir.

Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında ön plana çıkardığı kadın hakları konusunda; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kadının toplumdaki yeri konusundaki söylemlerine istinaden kadını bir kuluçka makinesi gibi erkeklerin zevkine sunulacak bir mal gibi gören, “Gördüğünüz ilk erkekle uzatmayın, evlenin.” diyen bir zihniyeti kadınların oy verirken değerlendirmesi gerektiğini söylemiştir.

Türkiye’deki erkek egemenliğinin “devlet baba” sözündeki gibi devlet işleyişine egemen olduğunu ve toplumun yarısını oluşturan kadınların devlet tarafından olduğu gibi baba, kardeş tarafından da ikinci sınıf insan muamelesi gördüğünü, bunun da egemenliğin kadın bedeni üzerinden tekrar tekrar yanlış şekilde üretilmesine yol açtığını ve toplumun genelinde özgürlük ve demokrasinin yerleşmesine engel olduğunu söylemiştir.

2009 yılında Star gazetesine verdiği röportajda, “Kürt toplumunun günümüzde bölünme yerine demokratik bir toplum örgütlenmesine yönelik bir çözüm istediğini” belirtmiştir. Kendi Twitter hesabından yaptığı açıklamada ise ulus-devlet anlayışını bir çözüm olarak görmediğini, bu sebeple Kürt nüfus için de ulus-devlet modelinin uygun bir çözüm olmadığını söylemiştir:

“Ulus-devleti çözüm olarak görmek, havuzun dibinde boğulmak üzereyken bir bardak su içmeye çalışmak gibidir. Oysa senin ihtiyacın su değil, oksijendir. Havuzdan çıkıp nefes alman gerekir. Ulus-devleti azaltıp toplumsal özgürlüğü çoğaltmak gerekir. Bu nedenle; devlet talebi, toplumsal ve köklü bir demokrasi talebinden daha ileri bir talep değildir.”

2011 yılı sonunda yaşanan Uludere Olayı’nın ardından düzenlenen anma töreninde yaptığı konuşmada geçmiş yıllara göre çok daha sert bir ton ile bu olayın tekrarlanmamasının tek yolunun özerklik veya benzeri bir bölgesel yönetim çözümü olduğunu söylemiştir:

“Kürdistan yok diye mi bize bu zulmü yapıyorsunuz? O zaman Kürt halkı onu tamamlamalıdır. Kürt halkının da bir Kürdistan’ı olmalıdır. Ama özerk, ama federal, ama bağımsız. Bu halkın devleti yok diye bu zulüm politikalarını dayatacaksanız, eksiklik bu ise Kürt halkı artık bu eksikliği tamamlamalı.”

2011’in aralık ayının sonlarında gerçekleşen Roboski Katliamı’nın (Uludere Olayı) üstünün örtülmeye çalışıldığını savunmuş, Uludere Kaymakamı’nı olayın üstünün kapatılacağı ve delillerin karartılacağı konusunda uyardıklarını fakat kendisinin bu uyarıları dikkate almadığını ve olaydan sonra Kaymakam’ın tayin edildiğini söylemiştir.

Olaydan Başbakan’ın bilgisi olduğunu ve bu sebeple sorumluluğu olduğunu söylemiş, daha sonrasında Başbakan Erdoğan’ın, “Vur emrini ben vermedim.” sözlerine, “Kendisi vermediyse kimin emri verdiğini biliyor demektir.” şeklinde yanıt vermiştir. Köylülerin kaçakçı olarak tanımlanmasına da karşı çıkmış ve, “Burada kaçak olan bu yapay sınırdır. Kürt’ün, kardeşiyle yaptığı alışveriş kaçakçılık değildir.” diyerek bunun bölge coğrafyasında sonradan oluşturulmuş sınırların bir sonucu olduğunu belirtmiştir.

Olaydan 2 yıl sonraki anma töreninde, bölgedeki insanların olaydan ötürü sahipsizlik duygusuna kapıldıklarını ve savundukları özerk yönetimin gerekliliğini bu olayın daha net şekilde ortaya koyduğunu belirterek, “Uludere Hastanesi’nde olayı kapatmak için uğraşan savcıları gördüğümüz zaman; kaymakamı, emniyet amirlerini gördüğümüz zaman anladık ki Kürt’ün tek eksiği Kürdistan’dır.” demiştir.

17-25 Aralık sürecinde ortaya çıkan AK Parti-Gülen Hareketi çatışmasına atıfta bulunarak takipsizlik ile noktalanan yargılama sürecini eleştirmiştir.

Vicdani reddi savunduğunu belirtmiş; bedelli askerlik politikalarını, “Parası olan, durumu iyi olan, zengin olan, bu parayı bir çırpıda verebilecek olan askere gitmesin; fakir-yoksul askere gitsin, demek adaletsizliktir.” diyerek eleştirmiş ve askerliğin gönüllü olarak yapılmasını savunmuştur.

Türkiye’de 15-16 Temmuz 2016 tarihleri arasında kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandıran bir grup asker tarafından askerî darbe girişimi gerçekleşmiştir.

16 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada, “darbeye karşı olduğunu, girişimin Türkiye’de hâlâ demokrasi olmadığının göstergesi olduğunu” söylemiştir.

Türkiye, çerçeve yasa tasarısının Meclis’ten geçmesini tartışırken, sürecin en kritik tartışmalarından biri Selahattin Demirtaş’ın durumu oldu. Yeni yasanın Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla birlikte başlayan 6 aylık kritik sürecin ilk ve en büyük somut adımının Demirtaş’ın tahliyesi olması bekleniyor.

Nefes gazetesi yazarı Nuray Babacan’ın aktardığına göre; iktidar kanadında oluşan irade, sürecin inandırıcılığı için Demirtaş’ın tahliyesini önceliklendirmiş durumda. Arka kapı diplomasisinin sürdüğü belirtilirken; iktidarın, ya yeni çıkan yasadaki düzenlemeleri ya da halihazırdaki Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını gerekçe göstererek Eylül ayı içinde Demirtaş’ın serbest bırakılmasını sağlayacağı konuşuluyor.

Kirli Siyaset