Muhtaç olmanın dayanılmaz ağırlığı

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Bu yazıda çözümü kolay birkaç soruna değinebilmek isterdim. Ancak, sosyal medyada, haber bültenlerinde dikkat çeken, ülkenin genelini ilgilendiren son olaylar, sosyal medyada yaptığım yorumları, yazdığım kısa notları yetersiz kılıp, ivedilikle çözümlenmesi gereken çok önemli meseleler konusunda yazma gereği doğurdu. Yazıp, altını çizmek dışında bir şeyler yapmak elimden gelseydi keşke!…

Türkiye’nin önemli ve ivedilikle çözümlenmesi gereken meselelerin başında; çalışan annelerin çocuklarına, kimsesiz çocuklara, şiddet mağduru ve geçimini sağlayamayan kadınlara, engellilere, bakıma muhtaç ya da kimi kimsesi bulunmayan yaşlılara güvenli, sağlıklı ve huzurlu bakım ortamını sağlayacak kurumların sayıca ve nitelikçe yetersizliği gelmektedir bence.

Çocuk Esirgeme Kurumu Kurtuluş Savaşı sırasında kurulmuştu, yasal olarak bu kurumdan evlenerek ya da 18 yaşını doldurup, eğitimini bitirip ayrılmak isteyen gençlere devlet kurumlarında memur olma hakkı tanınmaktadır. Eskiden (20-25 yıl önce) İzmir Alsancak’da sokak çocukları için rehabilitasyon merkezi vardı. O dönemde çok fazla göç alan ve ailelerinin elverişsiz koşullarında yaşamak yerine, sokağa yönelen çocukların, gelip gittikleri; yemek yiyip, üst başlarının yıkandığı, bağış giysiler ve ayakkabılar edindikleri, sosyal hizmet uzmanları ve psikolojik rehberler gözetiminde resim çizmek, kitap okumak gibi etkinliklerle iyileştirilmeye çalışıldığı bir kurumdu. (Sonradan ‘Mask Müzesi’ oldu.)

Şimdiyse, aileleriyle yaşayıp, okula giden çocukların bile ellerinde tüfek ve bıçaklarla öğrenci ve öğretmenleri katlettiklerini görüyoruz! Yaygın deyimle “Yap boz tahtasına dönen” eğitim sistemimizin gittikçe kötüye gittiğini hepimiz biliyoruz, görüyoruz, katıldığımız eylemlerle, yazı ve haberlerle gündemde tutuyoruz. (Yaklaşık 10 yıl önce, Milli Eğitim Bakanlığı’na, İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri’ne gönderip, sosyal medyada paylaştığım 7 sayfalık yazım arşivimde.) Düzelen bir şey var mı?

Kadınlar çiçek midir?

Son yıllarda birçok erkek, kadına yönelik pozitif ayrımcılık sayılabilecek bazı yasal düzenlemeleri, resmi uygulamaları eleştiriyor. Meslek yaşamım boyunca yaptığım haberler, radyo ve televizyon programları, demokratik kitle örgütlerinde yöneticiyken düzenlediğim etkinliklerle, özellikle şiddet ve cinsel saldırı mağduru kadınların ve de çocukların durumunu ele almaya, çözüm aramaya, çözümlerin yaşama geçirilmesine vesile olmaya çabaladım. Yalnızca gazeteci olarak tanık olduğum olaylarla değil; bizzat yaşadığım deneyimlerle, eğitimli ve çalışma yaşamında yer almış da olsa, genç kızların ve kadınların, aileleri, eşleri, çalışma arkadaşları yüzünden yaşadıkları acı deneyimlerin, gördükleri şiddet ve kısıtlamaların ne kadar ağır yaralar açtığını, yaşamın akışını, ruh sağlığını ne denli bozduğunu biliyorum. İşte böyle durumlarda kadının güvenerek sığınabileceği, danışabileceği, kendini toparlayıp, çocuklarıyla ilgili gözü arkada kalmadan meslek edinip, çalışmaya başlayıp, çözüm bulabileceği koşulları sağlayan kişi ve kurumların çok önemli ve gerekli olduğu yadsınamaz. Ne yazık ki; Türkiye’de bu konuda da hizmet veren kurumların ve uzmanların sayısı yok denecek kadar az. Kadın, çocuk ve aile açısından olumlu yasal düzenlemeler bile gereğince uygulanmıyor. O yüzden kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık sayılabilecek birkaç düzenlemeye kafayı takıp, bunları eleştirenler, genelde yurttaşların haklarının, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler alanlarının iyileştirilmesine yönelik çaba harcayıp, nefes tüketsinler bence. Kadınlar çiçektir deyip, onlara çiçek sunmakla sorunlar çözülmüyor!

Emekliye “Öl” dersen, intihar eder!

Emekli olduktan sonra gazeteye yazdığım bir yazıda; “Emekliye ya öl ya da ölene kadar çalış” demek istiyorlar şeklinde bir tümce kurmuştum.

Çalışma yaşamımın basın sektöründeki 4 yılında sigorta primlerim yatmadığı halde, analık borçlanmasını ödeyerek, Ak Parti (AK’ım demekle aklanılsa…) döneminde süresi kısaltılan gazetecilik yıpranma payından yararlanarak, 9 yıl önce emekli oldum. Çalışmaya devam ediyorum. Çok şükür, sağlığım, eğitimim, koşullarım çalışmaya elveriyor. Ama, 4 yıllık üniversite mezunu, yabancı dil bilen, yaklaşık 30 yıl ağır koşullarda çok yoğun çalışmış, hatta birkaç yıl aynı anda iki ayrı basın yayın kurumundan SSK primleri ödenmiş bir emekçi olarak açlık sınırının altındaki en düşük emekli aylığını mı hak ediyorum?

Yandaş gazetelerden birinde çok önemli bir habermiş gibi; pek ayrıntısına girmeden SGK Emekli Aylığı hesaplanmasındaki yeni düzenlemeden söz edilmiş: Çalışanın emekliliğini geciktirecek düzenlemeler yapılacak ve geç emeklilik cazip hale getirilecekmiş. Şimdi mi aklınıza geldi? 2008’den itibaren, aynı koşullarda emekli olanlar arasında, ileriki tarihte emekli olana (Aylık bağlama kat sayısını düşürerek) niye düşük aylık bağlamayı sürdürdünüz madem? O kişi çalışmak zorunda kalırken, gençlere yeni iş alanları da açılamıyor… Şimdi sadaka verir gibi, işçi emekli aylıklarına yapılan seyyanen zammın, kendilerine yapılmasını isteyen memur emeklilerini (Benim emekli maaşımın iki üç misli maaş alsalar da haklılar.) yurt genelinde eylem yapmak zorunda bırakıp, polisle karşı karşıya getirip, bir polis emeklisinin intihar edecek kadar umutsuz ve çaresiz hissetmesine neden olan kim? Vebali kimin üzerinde?

Ötenazi getirin de günaha girmeyelim

Boşanma davam sürerken, eşinden ayrılan genç bir kadının iki çocuğunu öldürüp intihar ettiği haberiyle sarsılmıştım. Aylar önce de kanser hastası bir kadının engelli oğlunu öldürüp intihar ettiğini okuyunca göz yaşlarımı tutamadım. Onlara bu çaresizliği yaşatan koşulları ve ruh hallerini az çok sezebiliyorum. “Çocuklarını kimseye emanet edemediği ve kendisi de bakamayacağı ya da hayatta olamayacağı için, bu kadar acı ve kötü bir yol seçti” şeklinde ortak yorum yapanlar pek çoktu. Bu insanlar, tedavi sürecinde ve ekonomik açıdan daha iyi koşullarda yaşayacak olsalar, evlatlarını güvenilir kişi ve kurumlara emanet edebileceklerini bilseler böyle bir şey yaparlar mıydı?

Genç nüfusu oranımız düşer, yaşlıların oranı artarken, özellikle küresel salgın sırasında ve sonrasında ruh ve beden sağlığı olumsuz etkilenen, bakıma muhtaç yaşlılara yönelik kamu kurumlarının sayıca ve nitelikçe yetersizliği de ilgililerce önemle ve öncelikle ele alınıp, çözümlenmesi gereken bir konu.

Eski ataerkil aile düzeni kırsalda ve kentlerin bazı kesimlerinde sürse de, çekirdek aileler, yalnız yaşayanlar giderek artıyor. Elden ayaktan düşen yaşlıların, hastaların bakımı genelde aile içinde, akrabalardan bir iki kişinin omuzuna yıkılıyor. O kişilerin de bilgisi, deneyimi, yaşı, gücü kuvveti, bazen de sağlık durumu, parasal koşulları, kişiliği, sürekli yaşlı ve hasta bir insana bakmaya yetmeyebiliyor. Özel bakıcıların ve kurumların ücretleri çok yüksek. Özel kurumlarda yeterli denetim olduğu konusunda kuşkular ve kaygılar taşıyoruz. (Yıllar önce Uğur Dündar’ın yaptığı programlar hatırıma geliyor.) Emekli Sandığı’nın büyük şehirlerdeki huzur evlerinde binlerce kişi sırada ve oralarda da ‘torpil’ söz konusu. Çoğu huzur evinde geriatri merkezi yok. 2000’li yılların başında Çevik Bir’in katıldığı temel atma törenini gazeteci olarak haberleştirdiğim Darüşşafaka’nın Urla’daki 5 yıldızlı otel ayarındaki ‘rezidans’ huzurevini dört yıl önce babam için aradığımda; aylık ücretinin 40 bin lira olduğunu ve kayıt esnasında da ayrıca 40.000 lira alındığını öğrenmiştim.) Narayama Türküsü filmindeki gibi; yaşlıları ıssız bir yerde ölüme mi terk etmeliyiz? Ötenaziyi yasal hale getirsinler madem…

Velhasıl Türkiye’de, sağlık ve sosyal hizmetler gittikçe kötüleşiyor. Genelde; şiddet mağduru çaresiz kadın tek başına mücadele etmek, anneler mesleki kariyerinden, gelirinden özveride bulunmak, evlatlardan en hayırlısı da yaşlı ebeveynine bakarak ‘ihaleyi üstlenmek’ durumunda kalıyor… Böyle olmamalı.

Muhtaç olmanın dayanılmaz ağırlığı