Mesele dinsel ve ulusal mı, kültürel ve siyasi mi?

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Azerbaycan ve başka ülkelerde gündeme gelen türban yasağıyla ilgili yapılan paylaşımlar ve yazılan yazılar üzerine ben de yıllardır dile getirdiğim bilgi ve görüşlerime ek bir şeyler yazmak istedim.

Öncelikle Kuran-ı Kerim’in Türkçe açıklamasını farklı kaynaklardan 4 kez okuyan biri olarak, İslamiyet’te baş örtme zorunluluğu bulunduğu görüşüne katılmadığımı belirteyim. Nitekim 2009 Kasım ayında dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu televizyonda da yaptığı açıklamada; “İslamiyette başörtüsü zorunluluğu yoktur. Başını örten daha iyi müslümandır, örtmeyen kötüdür denilemez.” açıklamasını yaptı ve hemen ardından istifa etti. Ben bu açıklama sonrası, türban üzerinden siyaset ve rant peşinde koşanların artık sesinin kesileceğini umarken, tartışmaların hâlâ sürmesi, beni hem şaşırtıyor hem de üzüyor.

Bana göre günümüzde aslından, özünden, amacından uzaklaştırılarak, güç ve iktidar peşinde koşan din adamlarının elinde yozlaştırılmayan din kalmamıştır. Aslında bütün “Hak Dinler” in kaynağı ve amacı aynıdır. (Hz. Muhammed’den önceki peygamberler de müslüman sayılmıyor muydu?) Dolayısıyla dinler arasındaki ayrımlar, hele mezhepler, insanları bölmeye, ötekileştirmeye, birbirine düşmanlaştırmaya, dinden soğutmaya yarayan araçlar haline gelmiştir ve saçmadır. Yaşamım boyunca boyunca ateist ya da farklı inançlı insanlar arasında, iyi, yardımsever, dürüst, namuslu ve erdemli insanlara denk geldim; koyu müslüman geçinen bazılarının da türlü günah işlediğini, İslamiyet’in yasakladığı birçok şeyi, din kisvesi altında yaptıklarını gördüm.

Müslümanlığı Araplaşma ile karıştıranlar

Peygamberin ölümünden sonra onun torunlarını katleden zihniyetten, Osmanlı’ya ve öncesinde Haçlı seferlerine karşı koyan Selçuklulara da nankörlük etmemesi beklenemezdi zaten. Çocukluğumdan beri savunduğum görüşüm şu: Türkler olmasaydı yeryüzünde İslamiyet diye bir din kalmazdı; Türkler Müslümanlığı benimsemeseydi bu kadar geri kalmazdı. Günümüzde Müslümanlık diye yutturulmaya çalışılan gerici yobaz Arap Emevi kültürünü, ağırlıklı Fars ve Azeri olan İran toplumu da reddetmiştir. Türkiye’ye gelip giden ya da Türk vatandaşı olmak isteyen İranlı arkadaşlarım, Türkiye’yi de Arap mollaları başa geçirerek İran gibi yapmak istiyorlar diye endişelerini dile getirmişlerdir. Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşadığım dönemde tanıdığım Ortadoğu ülkelerinden gelen uzmanlar, genelde Türklere duydukları sevgiyi, Atatürk’e hayranlıklarını sıkça dile getirirlerdi. Mısırlı uzmanının “Osmanlı egemenliğinden çıkmamalıydık”, Afgan uzmanın, “Türkiye gibi yönetilmeliydik, ama bizim Atatürk’ümüz yoktu.” İranlı uzmanın göreve başladığım ilk gün odama gelip, içtenlikle ve dostlukla “Merhaba komşu, ülkelerimiz de odalarımız da komşu” dediğini anımsarım….

Diğer yandan; bazı aydın din adamlarının ve benim de ‘Türk Müslümanlığı” diye nitelendirdiğimiz Alevilik mezhebi Azerbaycan’da yaygındır. Son zamanlardaki olaylarda da bunun yansımalarını, Türklerin özündeki anlayışla (Kadın –  erkek eşitliği, laiklik, başkalarının inançlarına saygı göstermek…) birlikte görüyoruz.

Konuyla ilgili başka paylaşımlara yapılan bazı yorumlara bakıyorum da, İslamiyetin gericilerin elinde ne kadar yozlaştırıldığını, Azerilerin de bizim soydaşımız olduğunu farkında değiller.

” Şeriat isterük!” diyenler

Son olarak; “şeriat”ın anlamı hakkında sürekli yinelemek zorunda kaldığım açıklamamı da ekleyeyim. Şeriat kurallar bütünü demektir. Tasavvuf ve Alevilikte bilinen ” Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat” mertebelerini / aşamaları açıklanırken, işin derinliğini ve anlamını bilmeden yorum yapanlar çok oluyor. Toplum huzuru ve insanlığın ıslahı açısından en alt aşama, kurallar ve yasalar koymayı ve onlara uymayı gerektirir ki, bu da Şeriat aşamasıdır. Belli bir olgunluğa erişen insan, artık bu kurallara bağlı olma ve uyma titizliğini göstermeksizin, takva, iyilik ve huzur içerisinde yaşamayı içselleştirir. Zaten yapılan ibadetlere Tanrı’nın değil bizim gereksinimimiz vardır. “İnsan-ı kamil” olmak, olgunlaşmak, ermek, Nirvana’ya ulaşmak için izlenen her yol tarikattır. (Dinci cemaatlere tarikat denilmesine bu bağlamda karşıyım.) Yolda yoldaşlarla, rehberlerle, taliplerle ilerleyen kişinin bir takım marifetler gösterdiği bilinir. İlla mucizelere gerek yok; günümüzde insanın ruh sağlığını koruması, tevekkül içinde sabırlı, sevecen ve hoşgörülü olabilmesi bile Marifet ve önemli erdemler sayılabilir. Bilincini yükselterek, vicdanının sesini dinleyerek, gerçekliğin ve Yaratan’ın ne olduğunu kavrayabilen, anlayabilen kişi Hakikat’e ulaşmıştır, yani ermiştir bana göre…

Mesele dinsel ve ulusal mı, kültürel ve siyasi mi?