Din eğitimi verilerek, “iyi insan” yetiştirmek mümkün mü? Sözü dolandırmadan, Toplumbilimsel, deneyimsel, gözlemsel verileri dikkate alarak “Hayır” yanıtını veriyorum.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri 1982 Anayasası ile zorunlu hale getirildi. Derslerin amacı, dinler hakkında genel bilgi vermek ve ahlaki değerleri öğretmek olarak belirlendi. O zaman çocuktum. Üzerinden yaklaşık 30 yıl geçip, ebeveyn olduğumda, din dersleri ilkokul üçüncü sınıftan itibaren zorunlu hale gelmişti. O dönemde namaz ve oruç ibadetlerimi kazasıyla eksiksiz yerine getiren bir yurttaş olduğum halde, oğlumun nüfus cüzdanındaki (eski tip kimlikler vardı.) din hanesini sildirdim. O zaman yayımlanan yazımda da bunun gerekçelerini açıkladım. “Dinde zorlama yoktur” ayetini içeren görüşlerimi özetleyeyim; okullardaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri’nin yetkin kişilerce sağlıklı verildiğini düşünmüyorum. Bununla ilgili beni son derece öfkelendiren iki olayı yazayım: Solak oğlumun dini sorgulamasına ve incinmesine neden olan; hem ilkokul hem de ortaokuldaki din öğretmenlerinin “Sol elle şeytan yemek yer; peygamberimiz sağ elini kullanırdı” gibi, kimseye bir faydası olmayan, çağ dışı, gereksiz açıklamaları.. “Ya Hz. Muhammed solak olsaydı?” Başka bir olay; ilkokuldaki kız öğrencilerine 12 yaşından başlayarak “tesettüre girmeleri” gerektiğini söyleyen öğretmenin, bunun gerekçesini soran oğluma “Sen eşinin, annenin avret yerlerini başkalarının görmesini ister misin? Böyle yapan kadın günahkardır” şeklinde yanıt vermesi.. Öğretmeni aradım; “Sizce ben günahkâr mıyım?” diye sordum. “Hâşâ hocam?…” dedi. “Peki o zaman niye çocuklara böyle şeyler anlatıyorsunuz? Bunlar dersin içeriğinde var mı? Küçük kız çocuklarının örtünmesinin gerekçesi nedir? Onların o yaşta kocası var mı?… Namaz kılarken avret yerlerinizi örtün hükmü vardır? Namaz kılmadığı zaman zorunlu değil demek ki… Ayrıca, kadının saçı başı avret yeri mi?” deyince de “Bize göre kadının eli ayağı bile avret yeridir” demez mi? Böyle biri bence ne dini ne de iyi insan olmayı öğretebilir? Yani, çocuğuma yararlı değil, zararlı olabilecek -zorunlu- bir dersi reddetme gerekçem olmalıydı. Farklı bir dini benimsemiş, ateist bir yurttaş da olabilirdim…
İslamiyet’te ruhbanlık yoktur. İnsan kendi aklıyla, iradesiyle yolunu, yönünü belirlemelidir. İnsanlar ana babalarına, doğdukları ülkeye, içinde yer aldıkları topluma göre dinsel inanç benimsemek zorunda değildir. Ama, başkalarının inancına – sapkınca ve zararlı değilse – saygılı olmalıdır. Zaten bu terbiye de dinsel kültür de, çocuk yetiştirilirken, aile ve toplum içinde kendiliğinden öğrenilir, edinilir.
Yıllardır zorunlu kılınan dinsel eğitimin niteliği, imam hatip okullarından yetişenlerin pek çoğunun yaptıkları, günümüzde gençler başta olmak üzere birçok yurttaşın dinden uzaklaşmasına; içtenlikle İslamiyet’i benimsemiş iyi niyetli kişilerin de üzülmesine neden oluyor. Durum böyleyken; (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum) ÇEDES kısaltmasıyla; Milli Eğitim Bakanlığı ile Gençlik Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında 2 Mart 2023’de iş birliği protokolü imzalandı; o sıralar yaşadığım İzmir pilot bölgeler arasına alındı… Kendisini ‘Dini Eğitim Bakanı’ saydığını düşündüğüm Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Anayasa’daki “Laiklik”, “Eşitlik” ilkelerine aykırı uygulamalarıyla, insan hakları ihlallerini sürdürüyor. (MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.)
ÇOCUKLAR FİŞLENİYOR MU, İŞLENİYOR MU?
Bir veli, ramazanda üstelik 4-6 yaşlarındaki çocuğunu camiye götürmek, göndermek, evdeki ibadetlerini belgelemek zorunda mıdır?
Bilindiği üzere; Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin imzasıyla, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” (Niye “Eğitim, Öğretim” değil de “Maarif”?) kapsamında 81 ile gönderilen “Ramazan Ayı Etkinlikleri” yazısıyla, okullarda kapsamlı bir program başlatıldı. Ortaokul ve liselerde “İftarda Konuşalım” başlıklı söyleşiler yapılacak. Program, okul öncesinden liseye kadar tüm kademeleri kapsıyor. Henüz zorunlu din eğitimi çağında olmayan 4–6 yaş grubu çocuklar öğretmenleri eşliğinde camiye götürülecek. Ziyaret sırasında caminin bölümleri incelenecek, ramazana özgü hazırlıklar gözlemlenecek. Okul öncesi öğrencilerden aileleriyle “Ramazan hazırlığı yaparken ya da dua ederken” fotoğraf çektirmeleri ve okula getirmeleri istenecek… Ya evdekiler oruç tutmuyorsa?… O zaman yaparmış gibi poz vererek, yalan ve iki yüzlülük yaparak, çocuklarına kötü örnek olmayacaklar mı? Fotoğraf getiremeyen çocuklar sınıfta resim çizecekmiş. Çocuklara “Ramazan topu”, “iftar”, “sahur” gibi kavramlar bilmece yöntemiyle sorulacak; iftar sofrasının nasıl kurulacağı öğretilecekmiş… Herkes evinde aynı şekilde sofra kurabiliyor mu? Yalnızca iftarda yediğiyle, sahurda bir bardak su içerek oruç tutanları da “Halil İbrahim Sofrası” gibi sofralarda çatlayıncaya kadar yiyip içenleri de biliyorum…
Bakanlık, öğretmenlerden de her haftanın temasına ilişkin etkinlikleri “İzleme ve Değerlendirme Formu”na işlemelerini de istedi. Her hafta gerçekleştirilen etkinliklere dair bilgiler, takip eden haftanın ilk iş gününde forma girilecek ve tüm başlıklar eksiksiz doldurulacak. Formda “Okul Türü Bilgisi”, “Yapılan Etkinlik Sayısı” ve “Katılımcı Sayıları (öğrenci, veli, öğretmen)” başlıkları yer alıyor. Böylece ramazan etkinliklerinin sayısal olarak da takip edilmesi planlanıyormuş…
Amaç; dindar ve “zındık” olanları belirleyip, fişlemek midir? Bu öğretmen, veli ve çocuklara ileride ona göre mi davranılacak?
PEDOGOJİ VE TOPLUMSAL PSİKOLOJİ
Emekli Eğitimci ve Siyasetçi arkadaşım Sema Ünal, bana ilettiği konuyla ilgili makalesinde (İnternette bulabilirsiniz.) pedogojik açıdan önemli noktalara parmak basmış. Onun yazısından bazı bölümleri de aktarma gereği duydum:
“4–6 yaş aralığı, bilişsel ve duygusal gelişimin en hassas evrelerinden biridir. Bu yaş grubundaki çocuklar soyut kavramları eleştirel süzgeçten geçiremez; otorite figürlerinin sunduğu bilgiyi doğrudan ve doğru kabul eder. Eğitim bilimciler, erken çocukluk döneminde verilen mesajların kimlik oluşumu üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını vurgular. Devlet okullarında, henüz zorunlu din kültürü dersinin bile başlamadığı bir yaşta çocukların cami ortamına götürülmesi, ibadet mekânının tanıtılması ve ramazan ritüellerine ilişkin yönlendirmeler yapılması pedagojik açıdan tartışmalıdır. Bu durum, kültürel bilgilendirme ile dini yönlendirme arasındaki çizgiyi fiilen ortadan kaldırmaktadır…
Okul öncesi öğrencilerden ‘Ramazan hazırlığı yaparken ya da dua ederken’ fotoğraf getirmelerinin istenmesi gibi uygulamalar, dolaylı bir toplumsal baskı üretme potansiyeline sahiptir. Fotoğraf getirmeyen ya da farklı inanç pratiğine sahip ailelerin çocukları sınıf ortamında görünmez bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu tür uygulamalar, çocukların aidiyet duygusunu güçlendirmek yerine, farklılıkları erken yaşta hiyerarşik bir algıya dönüştürme riski taşır. Oysa çağdaş eğitim sistemi, çoğulculuğu ve farklılıkların birlikte var olmasını öğretmeyi hedefler.”
BAŞKA TÜRLÜ AYRIMCILIKLAR
Yaklaşık 3 yıl önce İzmir’de Bornova merkeze yakın bir camide; 4 yaşındaki çocuklara yönelik Kuran Kursu duyurusu görüp, sosyal medyada eleştirerek paylaşmıştım.
Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kreş vb. özel eğitim kurumlarının pek çoğunun gerekli koşulları sağlayarak, izin alıp, faaliyete geçmelerinin nasıl zor olduğunu; kurum sahibi ve yöneticilerinin yasal koşulları yerine getirip, izinleri almak için ne kadar uğraştırıldığını biliyorum. CHP’li belediyelerin uygun ücretle gayet güzel hizmet veren kreşlerinin bile kapatıldığını düşündüğümüzde; henüz okuma yazma bilmeyen miniklere kuran kursu açmak, buna izin vermek neye ve kime hizmet etmektedir? Çocuğunu kreşe, anaokuluna veremeyen çalışan velilere mi, minicik çocuğunu dinsel bir kuruma ve din adamına teslim etmeyi tercih edenlere mi, kendisine gün gün gezip, pasta börek yiyip, dedikodu yapma fırsatını yaratmak isteyenlere mi?…
Kurumlar ve uygulamalar, biraz da kişilerin tercihleri doğrultusunda şekilleniyor. Ama, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının çoğunun tercihinin, siyasi iktidarın özellikle son 20 yıldır yaptıklarıyla örtüşmediğine eminim. Türk toplumunun yalnız Kemalist, laik kesiminde değil; kazanılmış hak ve olanaklarını hızla yitiren, ötekileştirme, ayrıştırma ve düşmanlaştırmalardan bıkan tüm yurttaşların duyumsadığı rahatsızlık ve huzursuzluk da bunun göstergelerindendir. AKP iktidarı, tansiyonu daha da yükseltecek uygulamalardan kaçınmalıdır.


Harikasınız.Yureginize,kaleminize sağlık.
Not: Allaha ibadet , sevgi ile başlar.