3/3
(Geçen makalenin devamı)
Cinsellik çağrışımı nedeniyle Türk toplumunda karşı cinse yönelik beğeni ve sevgi ifadesi de çok kolay gösterilemezdi. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanındaki “sevmek ayıp mı” sorusu ile Nazım Hikmet’in “Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil” mısraları, kültürdeki bu tutumun edebiyata; Ajda Pekkan ve Aşkın Nur Yengi’nin “Ayıpsın” şarkısı müziğe yansıması olarak görülebilir.
Aşk, sevda, cinsellik konularında bile bu tür utandırmalara sahip olan ayıplama kurumunun “deveyi hamuduyla yutan” para ve mal hırsızları ile başkasının üretimine, emeğine el koyan her cinsten bilgi hırsızlarına, intihalcilere karşı da aynı kararlılığı göstermesi doğaldır. Eğer ataların ayıplamak için söylediği “devletin malı deniz yemeyen domuz” sözü haklılık ifadesi olarak görülürse “ayıptır söylemesi” ama “tuz kokmuş”, “toplumun çivisi çıkmış” demektir.
Ayıplama, ahenkli ve uyumlu bir toplumda yazılı hukuku ve kamusal alanı besleyen, kamuoyu oluşturan önemli bir sözlü hukuk normudur ve tabir yerindeyse “ok gibi doğru” veya “sütten çıkmış ak kaşık” gibi temiz olanların elinde ve dilinde etkilidir. Hz. Ali’nin “ayıbın aynısı sende varken başkasını ayıplama” ve Cenap Şahabettin’in “kusurumuz ne kadar çoksa o kadar kusur ararız” sözlerinin işaret ettiği gibi ataların “tencere dibin kara seninki benden kara” sözüne denk düşen kişilerin elinde ve dilinde ayıplama, toplumu düzenleyen geleneksel normlar ve değer yargıları arasında yer alamaz.
“Ayıptır”dan “Ayıp ayıp”a uzanan etki gücüyle ve değer yargılarıyla ayıplama kurumunun çöktüğü, bütün sorumluluğun kolluk kuvvetlerine bırakıldığı bir toplumda geçmişten alınıp geleceğe aktarılacak bir kültürel birikimden de söz edilemez.
(Not: Prof. Dr. Öcal Oğuz çalışmalarından derlenmiştir.)

