4/4
(Geçen makalenin devamı)
Gelenekte ana-kız ilişkilerinde görülen “bir kötüye düşme kaygısı”; ana-oğul söz konusu olunca “yiğidin anası tez ağlar” veya “kaçanın anası ağlamamış” atasözlerinde olduğu gibi yerini daha çok hayatta kalma kaygısına ve can güvenliğine bırakmıştır.
Bugün türkü diye dinlediğimiz Anadolu ağıtlarının büyük çoğunluğu da Yunus Emre’nin ifadesiyle “yiğit iken ölen” evlatları için ağlayan analar tarafından yakılmıştır ki “anası ağlamak” veya “anasını ağlatmak” deyimleri boşa söylenmemiştir.
“Oğuz’un tamam bilicisi” olarak bin yıllar öncesinden seslenen Dedem Korkut “ata adını yorutmayan hoyrad oğul ata bilinden inince inmese yiğ, ana rahmine düşünce düşmese yiğ” diyor ki bu ifade “ana rahmine düşmek” deyimimizde bugün de yaşamaya devam ediyor.
Dedem Korkut’un “hayırsız evlat” kaygısına Anadolu insanında “soy-sop” endişesi de eklenince “anası turp babası şalgam” atasözünde olduğu gibi söz başka bir mecraya kayıyor.
Atalar “ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz” demişler. Bugünkü hâli pür melâlini görenler Bağdat için gene de aynı sözde ısrar ederler mi bilinmez ama umarız yavrusunu cami avlusuna, çöp bidonuna bırakan veya ölüme terk eden az sayıda kötü örnek yüzünde toplumda “ana gibi yâr olmaz” yargısı zarar görmez.
Zeki Müren’in içli ve duru sesinde yankılanan “ana başta taç imiş” diye başlayan şarkısının da söylediği gibi mitten efsaneye, masaldan ninniye, kızdan oğula, yurttan vatana, yoldan yasaya, binadan arıya… her ne varsa evrende, doğmak, var olmak, görünmek veya tanımlanmak için “ana”ya muhtaç imiş.
(Not: Prof. Dr. Öcal Oğuz çalışmalarından derlenmiştir.)

