Demokrasilerde seçimler, halkın geleceğe dair umutlarını sandığa bıraktığı en önemli günlerdir. Her seçim döneminde meydanlar dolar, ekranlar vaatlerle süslenir, kürsülerden büyük sözler yükselir. Kimi zaman ekonomik refah, kimi zaman adalet, kimi zaman özgürlük, kimi zaman da kalkınma vaat edilir. Seçmen ise bütün bu sözlerin arasında geleceğini arar.
Aslında seçmen biraz borsadaki yatırımcıya benzer.
Borsada insanlar bugünü değil, yarını satın alırlar. Bir şirketin mevcut durumundan çok gelecekte ne olacağına inanarak yatırım yaparlar. Siyasette de durum farklı değildir. Seçmen mevcut tabloyu değil, kendisine vaat edilen geleceği satın alır. Daha iyi bir yaşamı, daha güçlü bir ekonomiyi, daha adil bir düzeni, daha yaşanabilir şehirleri satın alır.
Fakat ne yazık ki çoğu zaman beklentiler ile gerçekler arasında büyük bir uçurum oluşur.
Seçim meydanlarında verilen sözlerin bir kısmı hiç gerçekleşmez. Bir kısmı gerçekleşemeyecek kadar gerçeklikten uzaktır. Bir kısmı ise yapılabilecek işler olmasına rağmen çeşitli gerekçelerle ertelenir. Sonuçta ortada değişmeyen bir gerçek vardır.!!
Sandığa giden seçmen oyunu bir günlüğüne kullanır ama sonuçlarına yıllarca katlanır.
Belki de demokrasinin en ağır yüklerinden biri budur.
Bir vatandaş seçim günü yalnızca birkaç dakika içerisinde tercihini yapar. Fakat o tercih bazen beş yıl boyunca hayatının her alanını etkiler. Çocuğunun eğitimi, aldığı maaş, ödediği vergi, kullandığı yol, aldığı sağlık hizmeti ve hatta geleceğe dair umudu bile bu tercihten etkilenir.
Ne var ki seçim sonrasında vatandaşın elindeki en güçlü araç olan oy hakkı uzun süreliğine beklemeye alınır.
İşte tam da bu noktada siyasetin özü üzerine yeniden düşünmek gerekiyor.
Çünkü siyaset yalnızca seçim kazanma sanatı değildir.
Siyaset çözüm üretme sanatıdır.
Siyaset mazeret üretme makamı değildir.
Siyaset sorumluluk alma makamıdır.
Ne yazık ki günümüzde birçok siyasetçi seçim dönemlerinde çözüm odaklı görünürken, seçim sonrasında başarısızlıkların nedenlerini anlatmaya odaklanıyor. Ekonomik sorunların sebebi başkaları oluyor, yatırımların gecikmesinin sebebi başkaları oluyor, eksik hizmetlerin sorumlusu başkaları oluyor.
Her sorunun bir açıklaması bulunuyor ama çözümü bulunamıyor.
Vatandaş ise yıllar boyunca aynı cümleleri dinliyor.!
“Şartlar uygun değildi.”
“Yetki verilmedi.”
“Kaynak bulunamadı.”
“Önceki dönemden kalan sorunlar vardı.”
Elbette her yönetimin karşılaştığı zorluklar vardır. Elbette her sorunun çözümü kolay değildir. Ancak halk yöneticileri bahane dinlemek için değil, çözüm üretmeleri için seçer.
Bir belediye başkanı, bir milletvekili, bir bakan ya da bir hükümet göreve gelirken ülkenin veya şehrin sorunlarını bilmiyor değildir. Tam tersine o sorunları çözeceğini söyleyerek göreve talip olur.
Bu nedenle siyasetçinin en büyük görevi mazeret anlatmak değil, sonuç ortaya koymaktır.
Vatandaşın hayatında değişim yaratmaktır.
Çünkü insanlar bahanelerle karın doyuramaz.
İnsanlar açıklamalarla geçim sıkıntısını çözemez.
İnsanlar gerekçelerle çocuklarının geleceğini inşa edemez.
Bugün toplumun birçok kesiminde hissedilen umutsuzluğun temelinde biraz da bu vardır. İnsanlar yıllardır aynı sorunların konuşulduğunu görüyor. Aynı tartışmaların tekrarlandığını görüyor. Aynı vaatlerin farklı seçimlerde yeniden servis edildiğini görüyor.
Bu durum zamanla güven duygusunu aşındırıyor.
Oysa bir toplumun en büyük sermayesi güvenidir.
Bir ülkede insanlar yarına güven duyuyorsa yatırım yapar.
Güven duyuyorsa üretir.
Güven duyuyorsa çocuk sahibi olur.
Güven duyuyorsa geleceğini o ülkede kurar.
Ancak güven kaybolmaya başladığında yalnızca ekonomi değil, toplumsal bağlar da zayıflar.
İnsanlar umutlarını başka şehirlerde, başka ülkelerde aramaya başlar.
İşte bu yüzden siyasetin yeniden özüne dönmesi gerekiyor.
Siyaset bir kavga alanı olmaktan çıkmalıdır.
Siyaset bir bahane yarışına dönüşmemelidir.
Siyaset rakibi suçlama sanatı haline gelmemelidir.
Siyaset vatandaşın hayatını kolaylaştırma mekanizması olmalıdır.
Çünkü vatandaşın gündemi siyasetin gündeminden farklıdır.
Vatandaş sabah kalktığında kimin kimi suçladığıyla ilgilenmez.
Evine nasıl ekmek götüreceğini düşünür.
Çocuğunun eğitimini düşünür.
Hastanede alacağı hizmeti düşünür.
Ödeyeceği faturayı düşünür.
Geleceğini düşünür.
Siyasetin başarısı da tam burada ölçülür.
Mikrofon başında söylenen sözlerle değil, vatandaşın hayatında oluşturduğu değişimle ölçülür.
Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir.
Siyasetçiler seçim dönemlerinde vaat ettikleri geleceğin ne kadarını gerçekleştirebildiler?
Çünkü demokrasinin gerçek gücü sadece sandıkta değil, verilen sözlerin takip edilmesindedir.
Seçmen sadece oy veren kişi değildir.
Seçmen aynı zamanda hesap soran kişidir.
Demokrasi yalnızca seçim kazanmak değil, güven kazanmak ve o güveni koruyabilmektir.
Bugün toplumun ihtiyaç duyduğu şey yeni bahaneler değildir.
Yeni suçlamalar değildir.
Yeni kutuplaşmalar değildir.
Toplumun ihtiyaç duyduğu şey samimiyettir.
Şeffaflıktır.
Liyakattir.
Çalışmaktır.
Ve en önemlisi sonuç almaktır.
Çünkü seçmen borsa yatırımcısı gibi beklentiyi satın alabilir.
Fakat bir ülkenin geleceği sürekli ertelenen beklentiler üzerine kurulamaz.
Bir noktadan sonra insanlar vaat değil, icraat görmek ister.
Söz değil, sonuç görmek ister.
Bahane değil, çözüm görmek ister.
İşte siyasetin gerçek sınavı da burada başlar.
Sandıkta değil, sandıktan sonra.

