Son yıllarda toplumun farklı kesimlerinde giderek artan bir güvensizlik hissi oluştuğu inkar edilemez bir gerçektir. Suç oranlarındaki artış algısı, sokakta, evde ve kamusal alanda huzurun zedelendiği yönündeki kaygıları büyütmektedir. Bu mesele saatlerce tartışılabilir; ancak asıl ihtiyaç, hızlı, akılcı ve kalıcı çözümler üretmektir.
Yakın zamanda yaşanan iki acı olay, toplum vicdanında derin izler bırakmıştır. Muğla’nın Milas ilçesinde, üç çocuk annesi Özlem Arslan’ın boşanma aşamasında olduğu eşi tarafından sokak ortasında bıçaklanarak öldürülmesi, bir annenin ve bir insanın yaşam hakkına yönelmiş ağır bir saldırı olarak hafızalara kazınmıştır.
Öte yandan Ankara’da, Yenimahalle’deki bir araç muayene istasyonunda çıkan tartışma sonrası darp edilen polis memuru Melih Okan Keskin’in hayatını kaybetmesi, kamu düzenini sağlamakla görevli bir güvenlik görevlisinin dahi şiddetin hedefi olabildiğini acı şekilde göstermiştir.
Bu iki örnek yalnızca münferit vakalar değil; aynı zamanda toplumda oluşan yıpranmışlık, öfke kontrolü eksikliği ve değerler erozyonununda göstergeleridir.
Bugün mesele yalnızca kadın cinayetleri ya da belirli suç türleri değildir. Kasten bir cana kıyan, bir çocuğun masumiyetini hedef alan, şiddeti araç olarak gören her suç; toplumun tamamını yaralayan bir güvenlik ve ahlak problemidir. Hukukun temel ilkesi, herkes için eşit ve gecikmeden işleyen adalettir. Kimliği, konumu veya çevresi ne olursa olsun suç işleyen cezasını görmeli; suç işlememiş hiç kimse de mağdur edilmemelidir.
Bu noktada çözüm arayışı yalnızca cezaların ağırlığına indirgenmemelidir. Caydırıcılık, adaletin hızlı ve şeffaf işlemesiyle sağlanır. Bununla birlikte;
Yargı süreçlerinin hızlandırılması ve etkin soruşturma mekanizmalarının güçlendirilmesi,
Riskli bireylerin erken tespiti için sosyal hizmet, psikolojik destek ve rehabilitasyon sistemlerinin yaygınlaştırılması,
Aile içi şiddet ve istismar vakalarında önleyici tedbirlerin daha etkin uygulanması,
Eğitim sisteminde değerler eğitimi ve toplumsal sorumluluk bilincinin güçlendirilmesi,
Mahalle ölçeğinde güvenlik ve sosyal dayanışma ağlarının yeniden canlandırılması gibi çok yönlü politikalar birlikte yürütülmelidir.
Devletin temel görevi, vatandaşına güvenlik ve adalet hissini kesintisiz biçimde sunmaktır.
Ancak toplumun da kendi iç muhasebesini yapması, öfke kültürünü değil, sağduyuyu büyütmesi gerekir. Güvenlik yalnızca kolluk gücüyle değil; güçlü aile yapısı, sağlıklı sosyal ilişkiler ve ortak vicdanla inşa edilir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, korkuyu normalleştirmek değil; hukukun üstünlüğünü ve toplumsal dayanışmayı güçlendirerek güven duygusunu yeniden tesis etmektir. Her canın kıymetli olduğu bilinci yerleşmedikçe hiçbir ceza tek başına yeterli olmayacaktır.
Toplum olarak hedefimiz; suçun konuşulduğu değil, huzurun hissedildiği bir Türkiye olmalıdır…

