Zaman, düşünceyi değil görüntüyü, hakikati değil duygusal tepkileri ödüllendiriyor. Ekranlarımız Filistin’den, Afrika’dan, sokaklarımızdaki yoksulluktan, kuruyan nehirlerden sahneler gösteriyor; biz izliyoruz, üzülüyoruz, paylaşıyoruz… ve sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza dönüyoruz. İşte asıl tehlike burada saklı.!! Acıya alışmak değil; acı karşısında yerimizden kalkmamayı kanıksamaktır.
Aliya İzzetbegović’in “Zulme karşı tarafsız kalmak, zalimin yanında yer almaktır” sözü artık yalnız bir cümle değil; bu çağın aynasıdır. Sadece zulmü alkışlayanlar değil, seyredenler de tarihin tanıkları arasında değil, suç ortakları arasında anılacaktır.
Filistin bunun yalnızca en çıplak örneğidir. Gazze’de bir çocuğun gözyaşı, sadece İsrail’in değil, sessiz kalan dünyanın da utancıdır. Türkiye’de meydanlarda slogan atanların çoğu, ertesi gün aynı işgal ekonomisini finanse eden ürünleri almaya devam ediyorsa, orada vicdan değil, vicdan yanılsaması vardır. Çünkü Kur’an “Zulme rıza gösteren de zalimdir” derken, Sezai Karakoç “Diriliş, eylemle başlar” diyerek aynı hakikati başka bir dille fısıldıyordu.
Bu duyarsızlık yalnız Filistin’de değil; başka alanlarda da karşımıza çıkıyor. Üniversite gençliği geleceksizliğin karanlığında boğuluyor, fakat bu karanlığa karşı düşünce üretmek yerine kaçış planları yapıyor. Ormanlar yanıyor, seller evleri yutuyor; ama biz hâlâ hangi cafede kahvenin daha fotojenik olduğunu tartışabiliyoruz. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey belki de artık şöyle okunmalı: Kötülük, sadece işlenerek değil; görmezden gelinerek de çoğalıyor.
Peki ne yapabiliriz?
Sadece yas tutarak, kızarak ve paylaşarak nereye kadar?
Çözüm, büyük devrimlerden önce küçük ama sahici kırılmalarla başlar;
1- Tüketim Ahlâkı: Boykot, sadece ürün almamak değil; bilinçli bir aidiyet ilanıdır. Elde ettiğimiz her eşya, ödediğimiz her kuruş, kime hizmet ettiğimizi fısıldar.
2- Konforu Değil Sorumluluğu Seçmek: Gençlerin asıl göç etmesi gereken yer, başka ülkeler değil; kendi içlerindeki uyuşukluk ve teslimiyettir. Hakikat, önce zihinde sonra eylemde göç ister.
3- Dayanışmayı Yeniden Keşfetmek: Mahallesindeki komşusunu tanımayan insanın Filistin’e, Afrika’ya, Yemen’e uzanması samimiyet değil romantizmdir. Gerçek merhamet yakındakine dokunarak başlar.
4- Dijital Değil Gerçek Yakınlık: Sosyal medya duyarlılığı, sokaklarda karşılığı olmayan bir merhamet illüzyonuna dönüşüyor. Oysa acı, ekranlardan değil insanlardan öğrenilir.
5- Bilinç Üreten Küçük Çevreler: Büyük kalabalıkların değil; küçük ama sahici, düşünen ve üreten toplulukların çağındayız. Bir fikir bazen milyonların çığlığından daha gürdür.
UYANMAK YETMEZ, YÜRÜMEK GEREKİR
Bugün belki dünyayı değiştiremeyiz. Ama dünyanın bizi değiştirdiği şu atalet hâline direnebiliriz. Sözlerimizin beden bulması gerekiyor. Dua, eğer harekete dönüşmüyorsa eksiktir. Vicdan, eğer yürümüyor, bedel ödemeyi göze almıyorsa sadece ses çıkaran ama kimseyi rahatsız etmeyen bir süs eşyasına dönüşür.
Artık doğru soru şudur:
“Gerçekten üzülüyor muyuz, yoksa üzülüyormuş gibi mi yapıyoruz?”
Eğer cevap birincisiyse, o zaman susmak, beklemek, sadece izlemek bize yakışmaz.
Çünkü tarih şunu asla unutmaz:
Haksızlık karşısında susanlar, zalimlerden sonra anılır.
Ve biz, anılmayı değil; hatırlanmayı hak eden bir çağın insanı olmalıyız.
Belki bir cümleyle bitirmeliyim:
Eğer yerimizden kalkmıyorsak, bütün dualar yarım, bütün sözler eksik, bütün vicdanlar uykudadır.


Yüreğine sağlık güzel insan. Rabbim uyanmayı, uyanık olmayı, sözde değil özde müslüman olmayı, birlik dirlik içinde tüm ümmeti Muhammed olarak ayağa kalkmayı bizlere ihsan eylesin. Amiiiin